1960’lı yıllarda İslamcı yayıncılık şimdiye göre nasıldı?

ziyaretci | Mart 15, 2015

1960’lı yıllarda İslamcı yayıncılık şimdiye göre nasıldı?

This post was submitted by Kuşçubaşı Hakkı.

Benzer Sorular

Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: imdiye, llarda, slamc,

Cevabım: “1960’lı yıllarda İslamcı yayıncılık şimdiye göre nasıldı?”

  1. ismailkazdal

    Bir kere ben İslamcılık tanımlamasını hiç sevmem. Bu adı bizlere İslam düşmanları yamamıştır. Ben, sadece Müslümanım ve bu dinin tebliğcisiyim.
    Pozisyonumu anlattıktan sonra gelelim sorduğunuz sorunun özet cevabına:
    Atmışlı yılların ortalarına kadar bir tane bile İslam tebliği yapan günlük gazete yoktu. Zaten, Müslümanlarda, günlük gazete çıkaracak ne bir sermaye, ne de bir bilgi birimi yoktu. Biraz var olsa bile, İslam dinini, değil savunmak, ondan, siyasi alanda sözü vardır, şeklinde bahsetmek bile yasaktı.
    Evet, bugün muhafazakar olarak tanımlanan dergiler vardı. Başta BÜYÜK DOĞU olmak üzere, 56 yılında Ankara’da çıkmaya başlayan HİLAL, imam hatiplilerin neşrettiği TOHUM, N.Topçucuların çıkardığı, HAREKET, Nurcuları Seher Vakti, Gündoğdu kardeşimizin neşrettiği İSLAM dergileri gibi neşriyat vardı.
    Elbette bu arada, gençler arasında çok popüler olan, Sezai Karakoç’un DİRİLİŞ’ ini, Nuri Pakdil’in EDEBİYAT ını unutmamak gerek.
    Büyük Doğu, bizim nesle, sen de konuşabilirsin cesareti veren müstesna bir misyona sahipti. Ve Edebiyat ve Diriliş dergilerinin de yurt çapında etkinliği vardı. Diğerleri belli bir guruba, yani, kendi cemaatlarına hitab etmekteydi.
    Hilal hariç, diğer bütün dergiler siyasi içerik taşımıyor, o yılların baskısı altında mücerret fikirler üretiyor, bir tekkeler ve tarikatler devleti olan Osmanlının şecaat ve fetihlerini yeni dile aktarıyordu. Bir bakıma, tasavvufi düşünceyi ve edebiyatı, zamanın diline aktarıyordu.
    Osmanlının ve dolayısı ile de ona bağlı olduğu bilinen İslam dünyasının neden yenildiğinii Batı medeniyetinin içinde asimile olmaya başladığını, kimse sorgulamıyordu.
    Halbuki ise, yüce Rabbimiz, kendisini hesaba çeken insanın üzerine yemin ediyordu. Hep ötekileri, bizim dışımızdakileri yıkılışımızın sebebi olarak görüyordu o zamanın yazarları. Oto kritik ahlakı henüz oluşmamıştı.
    Elbette ataların kahramanlığı edebiyatı, toplmun bir kısmının yüreğini hoplatıyordu amai “Biz ne yaptık ta bu zelil duruma düştük?” sorusunu soramıyordu hiö kimse. Şanlı tarihimiz kutsaldı ve asla tenkit ya da kritik edilemezdi. Tarihimizin içinde tenkit edilecek hiçbir unsur olamazdı.
    Halbuki bu tür düşünüş, dolayılı olarak Allah’ı ve O’nun medeniyeti olan İslamın mağlup olduğunu çıkarırdı ortaya. Eğer Müslümanlar değilse Batıya mağlup olanlar, o zaman mağlup olan İslam olurdu. Bu çıkmazın farkında değildi, o zamanın yazar önderleri. Şu anda bile farkına varıldığını göremiyoruz. Hala, eski zamanlardan, bizi Batı karşısında mağlubiyete uğratan geleneklerden beslenme devam edip gidiyor. Kendi tarihine eleştirel yaklaşım yapmaya çalışanlarhenüz yeteri kadar yok. Akletme melekelerinin çalışmasını engelleyen tabulara yeteri kadar karşı çıkılmıyor.
    Bir Müslüman için tek kutsal vardır. O kutsal da Kurandaki emirler ve nehiylerdir, anlayışı tam olarak olgunlaşmamaıştır. Ama, bu doğruluda düşünmeye giden yollar yavaşça aralanmaktadır.
    Atmışlı yılların dergilerinden HİLAL’i, 1963 yılında Ankara’dan İstanbul’a taşıtan insan benim.
    Kısa hikayesi şöyledir: Ben, rahmetli Necip Fazıl üstatla, ilk tabloit boy (1963) BÜYÜK DOĞUSUNDA birlikte çalışmaktayken, Rahmetli dostum Nihat Armağan da sık sık yanımıza gelip gidiyordu. Bu devre dergisini birinci sayısında, Rahmetli Üstat, “Artık Solo, bir tek genç bana yardımcı” derken, kastettiği o genç adam bendim.
    Rahmetli üstatla hele de dergi çıkarma dönemlerinde, bir arada bulunmak her babayiğidin harcı değildir. Ben de ancak altı ya da yedi sayı dayanabildim. Serencam adlı anı kitabımda bu durumu anlatmıştım. Merak edenler o kitaba bakabilirler.
    İşte, B.Doğu’yu bıraktığımda, rahmetli Nihat yanıma gelerek, o sırada Ankara’da, rahmetli M.A.İnan idaresinde neşredilmekte olan HİLAL dergisini patron S.Özcan’ın İstanbul’a taşımayı düşündüğünü, eğer derginin yönetimini kabul edersem, hemen nakledileceğini aktardı.
    Ben de çok istediğim halde balıklama atlamadım. “BENİM KENDİME AİT BİR TAKIM İDDİALARIM VAR, ONLARI İFADE EDEMEYECEĞİM BİR NEŞİR ORGANININ NEŞREDİCİSİ OLAMAYACAĞIMI” söyledim. Rahmetli Nihat kardeşim, “Patronla bir konuşayım” diyerek, yanımdan ayrıldı.
    Kaç gün geçtiğini hatırlamıyorum. Rahmetli Nihat, bana Cağaloğlunda bulunan Sipahi Pala Otelinde, derginin sahibi Salih Özcan ile toplantıya davet etti. Tabii hemen gittim. Şartlarımı sorunca, tek şartımın, takip edeceğim yayın tarzına müdahale edilmemesi oldu. Kabul etti. Sadece bir kaç imza yazı gönderdiğinde, onları dergiye koymamı rica etti. Kabul ettim ve böylece 48 sayısı Ankara’da çıkmış olan HİLAL dergisi, İstanbul’a taşındı ve benim yönetimime verilmiş oldu.
    Ankara’dan İstanbul’a geçerken, dergi sorumlusu, rahmetli M.A.İnan kardeşimizdi. Ve bana teslim edildiği zaman, üç bini abone olmak üzere, beş bin tirajlı bir dergiydi. Ve İslam’dan açık örnekler vermenin yasak olduğu bir devirde, daha ziyade, tasavvuf edebiyatı ve tarihi mefahir yazılarını içeriyordu hemen hemen bütün muhafazakar vasıflı neşir organları.
    Biz ise, 27 Mayıs Askeri darbesinden sonraki şokla, nedir bu? diye sorarken, elimizi şakağımıza dayayarak şimdi ne yapacağız sorusunun cevabını düşünmeye başladık. Askeri darbenin ardından yapılan 61 anayasa referandumu ülkeye kısmi bir hürriyet havası getirmişti. Tabi, bu hürriyetten, muhafazakar ya da milliyetçi şemsiye altında yer alan bizlere bir yer yoktu. Hem, 141,142 ve hele de 163. ceza hükümleri, hem de yeni gelen hürriyet havasından Marksistlerin sosyal adalet bağırtılarına karşı cevabımız olmadığından, susup kalmıştık. O zamanın Marksistler, ekonomik eşitliği sosyal adalet perdesi arkasına saklayıp, Rus mandacılığı yapmaya çalışıyor, bizim kültür değerlerimiz arasında buna cevap verecek bilgiler bulunmuyordu. Bizi besleyen kültür tarihimizin bize bahşettiği kahramanlık duygusu ve tasavvuf edebiyatı idi. İslam’ın yegane hücceti Kuran muşambalara sarılı olarak odaların en yüksek duvarında asılı duruyor. yakınlardan bir ölünce, oradan çıkarılıp mezarlığa götürülüyor, işin en garibi, “Bu kitap diriler için indirilmiştir” diyen Yasin Suresi, mezar başında okunuyordu. Kuran’ın insanlara sosyal, siyasal ve ekonomi alanında neler tavsiye ettiği hiç bilinmiyordu.
    Kısaca, kimi Rus’çu, kimi Çin’ci, kimi Guaveracı ya da Enver hocacı olan komünistlerin, “inek milliyetçiliğe paydos” çılgın bağırtıları milliyet gazetesinin manşeti oluyordu ve bizim, bu doğrudan midelere hitap eden söylemlere karşı söyleyecek bir sözümüz bulunmuyordu.
    İŞTE TAM DA BU SIRALARDA, galiba atmış iki yılında, bu akım tarafından kendini sıkıntı içinde gören devlet, o zamanın diyanet başkan yardımcısına rahmetli Seyyit Kutub’un, asıl adı İçtimai tevazuun, yani sosyal denge adlı kitabını tercüme ettiriyor, ve devlet kütüphanesi müdürünün yayınevinde neşrettiriyordu.
    İşte, İslam’la, içtimai, siyasi ve iktisadi nizamın birlikte anıldığı zamanın miladı işte bu kitap olmuştur. En azından benim için böyle olmuştur. Rahmetli Seyyit Kutub’un bu kitabı sosyalist bir anlayışın tezahürü gibidir. Zaten, devlet bu yönüyle, komünistlerin sosyal adalet yavelerine karşılık olarak seçmiştir kitabı.
    Ama beni heyecanlandıran en önemli yanı, bütün iddialarını Kuran ayetleriyle açıklamaya çalışmasıdır. İşte ben, bu kitabı okuduktan sonra Kuran kavgası vermeye başlamıştım. Kuran artık benim düşüncemin merkezindeki tek hüccetti.
    Kırk dokuzuncu sayıdan doksanıncı sayıya kadar benim yönetimimde olan HİLAL dergisinin en önde gelen vasfı, Kuran ve de nizam çerçeveli olmuş ve bu çerçevede yazılmış eserlerimiz olmadığı için, ülke dışında bu tür kitaplar aranmış ve tercümeler dönemi böylece başlamıştır.
    Seyyit Kutup, Ebul ala Mevdıdi, Muhammet Kutup, Abdülkadir Udeh, Hasan el Benna, Emine Kutup, Şah Veliyullah Dehlevi ve daha bir çok yurt dışı yazarları ülkemizde tanınmaya başladı.
    Sayılarını verdiğim devrede çıkan HİLAL dergilerini görecek olanlar, bu gerçeği apaçık görürler.
    Bu devrede sadece HİLAL ülke dışındaki Müslümanlarla bağ kurmuştur. O kadar ki, on bine ulaşmış trajın, beş bin abonesinin 500 küsuru yurt dışındandı.
    Ve ben, bu 48 sayfalık aylık dergisini, yalnız yönetmiyor, ona yakın müstear imzayla yarısı yazıyordum.
    Bütün HİLAL imzalı çeşitli yazıların tamamı bana aitti.
    Bir Halk Partili mahalle ve okul arkadaşıma kapak kompozisyonu çizdiriyor, o kompozisyonun konusu, o derginin başyazısı oluyor ve bu başyazıyı Hilal imzasıyla ben kaleme alıyordum.
    Bu konuda bir örnek sunacak olursam; mesela, birleşmiş milletler kürsüsünün resminin içine, “Dünya Yahudilerinin menfaatini korumak için kurulmuş bir beynelmilel teşkilat” sloganı ve derginin içinde en az iki sayfalık başyazısı, HİLAL imzasıyla tarafımdan yazılmaktaydı.
    Yönetimimde çıkan HİLAL dergisinde benim yazmış olduğum yazılardan bir kısmını önünüzdeki bu sitenin ilk sayfalarında bulacaksınız. İsterseniz o örnekleri okur ve o zamanın kültür hayatından haberdar olursunuz. Daha ileride bir fikir edinmek isterseniz, o zaman ciltlediğimiz bin civarında arşiv örneklerinden edinmeye çalışır ve de okursunuz.
    Bu dergi adı altında, kitap yayını yapan bir bölüm vardı ve bu bölümün ve de Hilal Yayınlarının mali idaresi rahmetli kardeşim Nihat Armağana aitti. Tercüme edilecek kitapları arayıp buluyor, sayısı çok az olan mütercim arıyor ve de neşretmeye çalışıyordu. O kadar azdı tercüme yapabilecek olanlar, mesela, Yoldaki İşaretler eserinin ilk tercümesini, neredeyse bir ay uğraşarak yeniden tercüme etmeye mecbur kalmıştım. Bu arada, HİLAL yayınlarında neşredilen, özellikle Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin bütün kitaplarının taktim yazısını ben yazıyordum. Hatta o kadar ki, Seyyit Kutub’un “İstikbal İslamın’dır” eserinin taktimi, aslından daha fazla sayfa tutmuştur.
    Bu ene kokan satırları yazmamın sebebini anlatmam gereklidir ki, içimde kibir olmadığı anlaşılsın.
    Mevdudi”nin “İslam’da İhya Hareketleri” adlı kitabın tercümesini, Abdülhamid sultanın şeyhi Şeyh ZAFİR’in torunu, Serencebeydeki evine sıkça gidip geldiğim rahmetli Halil Zafir, bu ziyaretlerimden birinde; “İsmailcim, müstear imzalarla yazdığın bütün yazılarını bir kitapta topla, hiç olmazsa 500 adet bas. Biliyorum, şöhretten kaçıyorsun, ama, O yazıların gerçek sahibi olduğun anlaşılsın. Bir zaman gelir, şöhretini kullanmak zorunda kalırsın.” demişti.
    O zaman abimi dinlememiştim, ama, ileriki zamanlarda ne kadar haklı olduğuna kerelerce şahit olmuştum. Düşünce okulumun unsurları şurada burada, bazı kimseler tarafından, parça parça kullanılıyor ve düşünce ekolümün birleşik olarak görülmesi engellenmiş oluyordu. On binlerce sayfa yazı yazmış biri olarak neredeyse hiç tanınmıyor, yazılarımdan parçalar alanlar ise, şöhret basamaklarını hızla çıkıyordu.
    Kuranla Birlikte Düşünmek, isimli eserimi bir gazetede taktim eden Yaşar Kaplan, beni, “İsmail Kazdal’ı seversiniz ya da sevmezsiniz. Ama onun, ülkedeki düşünce dünyasını çok derinden etkilemiş bir insan olduğu kabul edilmelidir” şeklinde, çok isabetli bir biçimde tanımlamıştır.
    Düşünce okulumun parçalanmasına sebep olmuştur benim şöhretten kaçma tavrım. Daha da sonraları, adım zındığa çıkmış ve ademe mahkum edilmiştim. Bu vakitten sonra şöhret olmaya çalışsam bile, yokluğa mahkum edilerek yollarım tıkanmıştı artık.
    Evet, son söz olarak, İslamla sosyal ve siyasal nizamı bir araya getirmenin miladı olan hareketin başlandıcı bir zamandır atmışlı yıllar. İster inkar edilsin isterse kabul, ülkenin fikir tarihi budur. Selamlar.

Cevabım

© 2017 İsmail Kazdal. Bütün hakları saklıdır.   RSS: Yazılar/Yorumlar   Altyapı: WordPress

Webmaster:eduman