<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>İsmail Kazdal için yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.ismailkazdal.org/comments/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ismailkazdal.org</link>
	<description>İsmail Kazdal Kişisel Web Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 May 2012 22:35:15 +0000</lastBuildDate>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
	<item>
		<title>süper kupa finali yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/super-kupa-finali-2/comment-page-1#comment-450</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 22:35:15 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1505#comment-450</guid>
		<description>Süper kupanın o kadar açık bir şekilde Fenerbahçe için tanzim edildiğinin ispatını maçın sonunda hep birlikte gördük.
Federasyon, şampiyonluğu Fenerbahçenin kazanacağına o kadar inanıyordu ki, kupayı F.B. stadında vermekten kaçınmadı. Az bir ihtimalle Galatasarayın kazanacağına inanılsaydı, şampiyonluk kupasının Saracoğluna getirilmesi mümkün değildi.
Zaten F. başkanı şampiyonluk kupasını Galatasarayın soyunma odasında, G.S. idarecilerinin kucağına atıp kaçması herşeyi göstermeye yetiyordu.

Konuyla ilgili sorulardan sonuncusunda verdiğim cevapta, G.S. yın köklü bir kurum olduğunu, F.B. ye karşı hiçbir finali kaybetmediğini, onun için her türlü aleyhte tedbire rağmen, ölümü göze alarak Saracoğlunda şampiyon olabileceğini kaydetmiştim.
Netekim öyle de oldu. G.S. futbolcuları ölümü göze alarak maçı vermedi. Ama ölümlerden de zor kurtuldu.
İşte biz bu kaybetmeye tahammül etmez kibrinden ötürü F.B. karşıtıyız.
Maçtan sonra  çıkan vahşet tablolarını kendinden başkalarının üzerine atan F.B. idarecileri bir kere daha kibirlerini ortaya koymuştur.
Olanlardan kendini zerre kadar suçlamayan bir kibir ve fanatiklikle karşı karşıya kaldık bir kere daha.
F.B. idaricileri sık sık bütün takımların kendilerine düşman olduklarını dile getirir, ama niçin böyle olduğunu açıklamaz ve düşman olanları suçlar. Bir kere bile,&quot;Ben ne yaptım da herkes bana düşman oldu?&quot; diye sorup, kendini hesaba çekmez.
Çünkü otoriteler ve efendiler hata etmezler. F.B. de ülkenin efendisi saymaktadır kendini ve asla hiçbir hata işlemez.
İşte tam da bu anlayışın amansız düşmanıyım ben. Ne F.B. li futbolcuların  taraftarların aleyhinde olamamız mümkün değildir. Biz ayakları değil başları hesaba alırız. Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Süper kupanın o kadar açık bir şekilde Fenerbahçe için tanzim edildiğinin ispatını maçın sonunda hep birlikte gördük.<br />
Federasyon, şampiyonluğu Fenerbahçenin kazanacağına o kadar inanıyordu ki, kupayı F.B. stadında vermekten kaçınmadı. Az bir ihtimalle Galatasarayın kazanacağına inanılsaydı, şampiyonluk kupasının Saracoğluna getirilmesi mümkün değildi.<br />
Zaten F. başkanı şampiyonluk kupasını Galatasarayın soyunma odasında, G.S. idarecilerinin kucağına atıp kaçması herşeyi göstermeye yetiyordu.</p>
<p>Konuyla ilgili sorulardan sonuncusunda verdiğim cevapta, G.S. yın köklü bir kurum olduğunu, F.B. ye karşı hiçbir finali kaybetmediğini, onun için her türlü aleyhte tedbire rağmen, ölümü göze alarak Saracoğlunda şampiyon olabileceğini kaydetmiştim.<br />
Netekim öyle de oldu. G.S. futbolcuları ölümü göze alarak maçı vermedi. Ama ölümlerden de zor kurtuldu.<br />
İşte biz bu kaybetmeye tahammül etmez kibrinden ötürü F.B. karşıtıyız.<br />
Maçtan sonra  çıkan vahşet tablolarını kendinden başkalarının üzerine atan F.B. idarecileri bir kere daha kibirlerini ortaya koymuştur.<br />
Olanlardan kendini zerre kadar suçlamayan bir kibir ve fanatiklikle karşı karşıya kaldık bir kere daha.<br />
F.B. idaricileri sık sık bütün takımların kendilerine düşman olduklarını dile getirir, ama niçin böyle olduğunu açıklamaz ve düşman olanları suçlar. Bir kere bile,&#8221;Ben ne yaptım da herkes bana düşman oldu?&#8221; diye sorup, kendini hesaba çekmez.<br />
Çünkü otoriteler ve efendiler hata etmezler. F.B. de ülkenin efendisi saymaktadır kendini ve asla hiçbir hata işlemez.<br />
İşte tam da bu anlayışın amansız düşmanıyım ben. Ne F.B. li futbolcuların  taraftarların aleyhinde olamamız mümkün değildir. Biz ayakları değil başları hesaba alırız. Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Osmanlı Karşıtlığı yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/osmanli-karsitligi/comment-page-1#comment-449</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 20:55:08 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1502#comment-449</guid>
		<description>Ben Osmanlının değil saltanat sisteminin aleyhindeyim. Emevi, Abbasi, Endülüs hanedanı dahil, hiç ayırım yapmadan bütün saltanat rejimlerinin karşısındayım.
Çünkü ben, nebi ve Resullerin  dile getirdiği İslam dininin, takvadan başka imtiyaz tanımadığı inancındayım.
Allah&#039;tan alınıp Resul aracılığı ile insan seviyesine indirilmiş İslam dininin, soya sopa, mala mülke, güzel sözlere imtiyaz tanımadığına inanıyorum. 
O kadar ki, hak dinin, saltanat gücünü yıkmak için geldiği kanısındayım.
La İlah, derken, saltanat sahiplerini reddettiğimi ilan etmiş oluyorum. Dünya salatanatlarına LA demedikten sonra, illallah denemeyiceğine iman ediyorum.
Benim muhalefetim Osmanlıya değil, üzerinde oturduğu saltanat kurumunadır.
Çünkü ben, kuvvetin ve kuvvetlinin hukukuna değil, HAKKIN hukukuna inanıyorum. Gücün hukukuna inanmayı kula kulluk olarak görüyorum.
İnancıma göre, Osmanlı, güce dayanan bütün devletlerin en adilidir. Ama bu adaleti batıla dayanan bir devlet yapısını temize çıkaramaz.
Nasıl ki, faiz temeline oturan Banka sistemenin başına çok mümin birini oturtsak, bu kurumu temize çıkaramazsak. Aynen bunun gibi, batıl saltanat temelli devletin başına dünyadaki en mümin adamı geçirsek, batılı kaldıramayacağı gibi.
Bilmem ki soruna cevap verebildim mi? Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Ben Osmanlının değil saltanat sisteminin aleyhindeyim. Emevi, Abbasi, Endülüs hanedanı dahil, hiç ayırım yapmadan bütün saltanat rejimlerinin karşısındayım.<br />
Çünkü ben, nebi ve Resullerin  dile getirdiği İslam dininin, takvadan başka imtiyaz tanımadığı inancındayım.<br />
Allah&#8217;tan alınıp Resul aracılığı ile insan seviyesine indirilmiş İslam dininin, soya sopa, mala mülke, güzel sözlere imtiyaz tanımadığına inanıyorum.<br />
O kadar ki, hak dinin, saltanat gücünü yıkmak için geldiği kanısındayım.<br />
La İlah, derken, saltanat sahiplerini reddettiğimi ilan etmiş oluyorum. Dünya salatanatlarına LA demedikten sonra, illallah denemeyiceğine iman ediyorum.<br />
Benim muhalefetim Osmanlıya değil, üzerinde oturduğu saltanat kurumunadır.<br />
Çünkü ben, kuvvetin ve kuvvetlinin hukukuna değil, HAKKIN hukukuna inanıyorum. Gücün hukukuna inanmayı kula kulluk olarak görüyorum.<br />
İnancıma göre, Osmanlı, güce dayanan bütün devletlerin en adilidir. Ama bu adaleti batıla dayanan bir devlet yapısını temize çıkaramaz.<br />
Nasıl ki, faiz temeline oturan Banka sistemenin başına çok mümin birini oturtsak, bu kurumu temize çıkaramazsak. Aynen bunun gibi, batıl saltanat temelli devletin başına dünyadaki en mümin adamı geçirsek, batılı kaldıramayacağı gibi.<br />
Bilmem ki soruna cevap verebildim mi? Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>İslam ve Uluslararası İlişkiler yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/islam-ve-uluslararasi-iliskiler/comment-page-1#comment-448</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 20:24:52 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1491#comment-448</guid>
		<description>İslam ülkeleri yok, kendine Müslüman diyenlerin edilgen ülkeleri var. Edilgen, çünkü zayıf. Bu dünyanın global politikasında asla etken olamıyor.
Merkezinde Yahudi olan Dünyadaki güçler, global planlar yapıyor, bu planları uygulamaya sokuyor. Bunları yaparken de &quot;Bu planlarıma İslam ülkeleri denen ülkeler ne der, ne yapar?&quot; gibi bir soruyu asla sormuyor.
Yani, İslam ülkeleri diye tanınan ülkelerin bir gücü olmadığı için, onların kaderini enternasyonal güçler çiziyor ve çizdiği kaderi de  dayatarak zorla kabul ettiriyor.
İslam ülkeleri değil ama, akıllı Mülümanlar, İslam dinini evrensel boyutlarda temsil edebilirler. Topla tüfekle değil, güzel ahlak sunarak dünyayı etkileyebilirler.
Evrensel Mümin tipini yakalayıp, insanlığa örnek olabilirler.
Evrensel mümin demek, bütün insanlık aleminin ihtiyacı olan marifetlere sahip, aynı zamanda da güzel ahlaklı olan tiptir.
Mesela, kanserin tedavisini bulup, &quot;bu marifeti bana İslamın verdiği kimlik sağladı&quot; diyebilen Mümin tipler etkili olacaktır. Ve batıla sürüklenen insanlığı etkileyerek Mümin yapacaktır.
Hani, &quot;Allah&#039;ın yardımına layık işler yaptığında, önündeki bütün engeller kalkar. Bunu gören insanlar bölük bülük, fevc fevc sana koşarlar, beni de sana bu gücü veren inancın içine al...&quot; (Nasr:1-2) ayeti var ya, işte bu hikmeti işleten evrensel Mümin tipler olup insanları etkilemek gerekmektedir.
Aksi taktirde, yani dünya gücünün ulaştığı silah gücüne ulaşayım da, tıpkı bu güç gibi dünyayı yöneteyim, anlayışı bize hiçbir sonuç aldırmaz. Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İslam ülkeleri yok, kendine Müslüman diyenlerin edilgen ülkeleri var. Edilgen, çünkü zayıf. Bu dünyanın global politikasında asla etken olamıyor.<br />
Merkezinde Yahudi olan Dünyadaki güçler, global planlar yapıyor, bu planları uygulamaya sokuyor. Bunları yaparken de &#8220;Bu planlarıma İslam ülkeleri denen ülkeler ne der, ne yapar?&#8221; gibi bir soruyu asla sormuyor.<br />
Yani, İslam ülkeleri diye tanınan ülkelerin bir gücü olmadığı için, onların kaderini enternasyonal güçler çiziyor ve çizdiği kaderi de  dayatarak zorla kabul ettiriyor.<br />
İslam ülkeleri değil ama, akıllı Mülümanlar, İslam dinini evrensel boyutlarda temsil edebilirler. Topla tüfekle değil, güzel ahlak sunarak dünyayı etkileyebilirler.<br />
Evrensel Mümin tipini yakalayıp, insanlığa örnek olabilirler.<br />
Evrensel mümin demek, bütün insanlık aleminin ihtiyacı olan marifetlere sahip, aynı zamanda da güzel ahlaklı olan tiptir.<br />
Mesela, kanserin tedavisini bulup, &#8220;bu marifeti bana İslamın verdiği kimlik sağladı&#8221; diyebilen Mümin tipler etkili olacaktır. Ve batıla sürüklenen insanlığı etkileyerek Mümin yapacaktır.<br />
Hani, &#8220;Allah&#8217;ın yardımına layık işler yaptığında, önündeki bütün engeller kalkar. Bunu gören insanlar bölük bülük, fevc fevc sana koşarlar, beni de sana bu gücü veren inancın içine al&#8230;&#8221; (Nasr:1-2) ayeti var ya, işte bu hikmeti işleten evrensel Mümin tipler olup insanları etkilemek gerekmektedir.<br />
Aksi taktirde, yani dünya gücünün ulaştığı silah gücüne ulaşayım da, tıpkı bu güç gibi dünyayı yöneteyim, anlayışı bize hiçbir sonuç aldırmaz. Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>İslamla komünizm uyuşabilir mi? yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/islamla-komunizm-uyusabilir-mi/comment-page-1#comment-447</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 02:24:47 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1481#comment-447</guid>
		<description>Kom-İsl

Çağdaş bir Ebu-zer Gıffari çıktı ortalığa ve “Mülk Allahın”dır ayetini kendine slogan edinerek iki akçeyi üst üste koymanın haram olduğunu ilan ediverdi. Ve asla yeni olmayan bu slogan İslam düşmanı matbuat sayesinde kendine kısa zamanda muhataplar buldu.
Biz bu sitede İslam İktisadı başlığı altında sorulan bir soruya verdiğimiz uzun cevapta, konuyu enine boyuna tartışmıştık. Geniş malumat isteyenler bu cevabı tıklayabilirler.
Gelelim güncel olan, kendilerini antikapitalist olarak tanıtan gurubun durumuna. “Mülk Allahın’dır” diyorlar. Eyvallah. İnsan da dâhil bütün kevni varlık hiç şüphe yok ki, Allah’ın mülküdür. Mademki O yaratmıştır, elbette var ettiğinin sahibi de olacaktır yaratan.
Ama ne var ki, bu Arz üzerinde halife olan insan da ürettiklerinin sahibi olmalıdır. Olmalıdır ki, nasıl Mülkün asıl sahibi olan yaratan o mülkten insanlara hak ettikleri kadar lütfedip veriyorsa, insan da ürettiklerinden üretemeyenlere hak ettikleri kadar verebilmelidir.
İnsanlar hiçbir marifette eşit değildirler. Yaratıldığı çevre şartlarına bağlı olarak yetişen insanlar marifette farklıdırlar. Bu fark kimisine çok ürettirir, kimisine de az. Ne var ki, çok üreten az üreten üzerinde hegemonya kuramasın için, Kuranın İslam dini bir takım paylaşım kurumları ihdas etmiştir. Bu paylaşım kurumlarını doğru işletmek bu dünyada huzur bulmanın aracıdır. Vermenin zevkini alan müminler sosyal çalkantıları önlerler. Hayatı dengelerler.
Eğer farklı farklı üretme olmasaydı, o zaman İslamın ihdas ettiği paylaşım kurumlarına da ihtiyaç olmazdı. Herkeste aynı eşitlikte olan üretim miktarı için, tasadduk, İnfak, mali kefaret ve zekât gibi paylaşım kurumlarına gerek olmazdı.
Bu kurumlar doğru çalıştırıldıkça, fazla üretenin fazlası temizlenmiş ve meşru hale gelmiş olur.
Fazla üretmenin iki dinamiği vardır. Biri emek, öbürü risktir. En büyük üretici emek gücü düşünmek ve tasarlamaktır. Bunu yapabilenler, sadece bedene dayalı emekçileri her konuda geride bırakırlar. Düşünce emekçilerine düşünme denilemeyeceğine göre, üretimdeki farklılıkları önlemenin imkânı yoktur. 
Allah’ın hak dini İslam hiç şüphe yok ki, fıtrat dinidir. Yani yaratılış kanunlarını kendine temel edinir. Yaratılış kanunlarını yok bilmez. Varlığı var eden yasaların düşman değil dost olduğunu, olması gerektiğini telkin eder. Çünkü o yasaları Allah koymuştur ve insanı o kargaşa gibi görünen yasalarla olan münasebetine göre değerlendirmeye tabi tutmayı murad etmiştir.
İnsanda hırs vardır, şehvet vardır, tutku vardır, düşmanlık vardır, kıskançlık vardır, daha başka önemli müspet-menfi duygular vardır. Elbette bunlar ikişer yüzlüdür. Hırsı azimle, şehveti sükûnetle, tutkuları dengeli sevgiyle, düşmanlıkları dostlukla, kıskançlıkları gıpta ile dengelemek, insanı yaratan indinde makbul hale getirir. Kısacası, hayatın içindeki farklılıklardan doğan dengesisizlikleri dengelemek insanın hak önündeki sınavıdır.
Hırs gaddarken, azimde rahmet vardır. Hırs insanı insana zalim hale getirirken, netice almak için gösterilen azim merhamet doğurur. Hırs bencildir, azim ise diğergam. 
Nimet kazanmada azim verici olur, hırs ise cimri. Evet. Cömertliğin yanında cimrilik de varsa, Allah cimriliği yererken, cömertliği övüyor. Eh, cömertlik de mülkten yapılacağına göre, verende fazla, alanda da az olacaktır doğal olarak. Yani, varlık herkeste eşit olmayacaktır. Verene verme zevkini tattıracak unsur elbette ki mülkiyet duygusudur. İnsanda bu duygu olmasaydı, hiçbir artı değer olmayacaktı. Artı değer olmayınca da bir veren, bir alan olmayacak, hayat donup kalacaktı. 
Benimdir diyemeyeceği bir mülk arkasında koşmak ahmaklık olur. Benimdir diyemediği iptidai şartlarda kalmış olsaydı insanlık, fakirliği paylaşmak demek olan komünizm insanlığın tek dini olacaktı.
Evet, komünizm iptidailiktir. Bütün sürü halinde yaşayan hayvanlar komünisttir. Çünkü yalnız hayvanlarda her şey ortaktır. Dişi ortaktır, enses ilişki ortaktır, otlaklar, meralar, avlar ortaktır. Hiçbir nesne hiçbir hayvanın özel malı değildir.

İşte bunun için komünlük iptidailiktir.
Allah nimetlerini kullarının emrinde görmek ister. İnsanın dikkatini tabiata yönelterek onlara halifelik yapmasını talep eder. Onlardan faydalanmasını öğütler.
Yüce rabbimiz, insanlara derece derece yetenekler vermiştir. Başka bir ifadeyle, insanların bazıları, yaratanın kendilerine bahşettiği yetenekleri gereğince kullanırken, bazıları kullanmaz, ya da kullanamaz. Yeteneklerini doğru kullananlar, bir başka ifadeyle zamanını randımanlı ve verimli kullananlar, elbette kullanmayanlardan fazla üreteceklerdir. Yeteneklerini verimli kullananlara, “Sen de yeteneklerini kullanmayanlarla eşit üreteceksin” demek, yeteneğe karşı zulüm olur. Öyleyse, fazla üretenler, fazla, üretmeyenler, ya da az üretenlerden daha fazla hisse alacaktır Allah’ın mülkünden. Zaten, Kuran’da zengin fakir ayırımı vardır. İşte bu fakir zengin ayırımı az üretmekle çok üretmek arasındaki farktan kaynaklanır.
Çok üretmek, elbette ki, mülkiyetten kaynaklanır.  İnsanı insan eden ve üretken hale getiren en güçlü duygu, “Bu mülk benimdir” hissidir. “Bu kadın, bu erkek,  bu ev, bu otomobil, bu tarla, bu fabrika, bu gemi, bu uçak benimdir” diyemeyenler, asla üretken olup Allah’ın mülkünden yeteri kadar pay alamazlar. Yeryüzü halifeliğini yapmamış olurlar.
 Evet, hiçbir kuşku olmadan, başta insan olmak üzere, bütün kevni varlık onu yaratan Allah’ın mülküdür. Bu durumu kabul etmek aklın ve imanın gereğidir. Ama insan, yalnız insan üzerinde yaşadığı yeryüzünün halifesidir, yani, kullananıdır. Nasıl her yaratık kendi gücü ve ihtiyacı kadar bu yeryüzünden faydalanıyorsa, insan da öylece yararlanır. Ama insan yeryüzünün sorumlu halifesiyken, ondan başka canlılar, o Arzdan eksilttiği nimetleri içgüdülerinin sorumsuzluğuna terk eder. Onun içindir ki, insan, yeryüzünün sorumlu halifesidir. Şerefi de budur insanın.
Evet, Ebu zer Gıffari halife Hz. Osman’a, hükümet konağı yaptırdığı için, “Ebu Zer iki akçeyi üst üste koymamış iken bu ne debdebe ya Osman!” demiştir ama Resulün iki kızıyla evlenmiş ve servetiyle İslam devrimini desteklemiş Hz. Osman, onu nifakçı saymış ve bir miktar para vererek hükümet merkezi Medine’den uzaklaştırmıştır. Evet, Ebu zer gibi inananlar her devirde vardır ve de olmalıdır. Ama hiçbiri marjinallikten kurtulamamıştır. Zekât gibi, infak gibi, tasadduk gibi, mali kefaret gibi sorumluluklardan hiçbirini yerine getiremeyen gariplerden biri olarak kalmışlardır. Bu mali sorumlulukları yerine getirebilmek için, önce mali imkânlara sahip olmak gerekmektedir. Farz olan zekâtı verebilmek için zekât nisabını kazanmak da farz olmaktadır. Herkes nisabın altında kalırsa, zekâtı verecek hiç kimse kalmaz demektir. Bu halde de devlet maliyesi işlemez ve de ayakta kalamaz.
Yani, herkes Ebu Zer olursa, o toplumda devlet oluşamaz. Miskinler birer renktirler, o kadar.
İşin aslı, mülk İslam’ın meşru saydığı yollarla elde edinilecek, yine İslam’ın sarf edilmesini istediği alanlarda sarf edilecek, İslam’ın paylaşım kurumları çalıştırılarak temizlenecektir.
Böylece İslam’ın hakim olduğu devlet doğmuş olacaktır.
Üretimi olmayan toplumlar İslamı yaşatamaz. Üretimi meydana getiren tek saik de mülkiyet hissidir. Eğer mülkiyet olmasaydı, insanın kurban edebildiği hayvanlar gibi olurduk. Toplum olarak yaşayabilmek üretenleri çok olmasına bağlıdır, Onun için miskinler içtimai mukavelenin muhatabı olamazlar.
Mülk olacaktır, ama o mülkü yayacak paylaşım kurumlarını çalıştırarak bir belli gurubun elinde tutmasına engel olunacak ve böylece mülkün Erk olması engellenecektir. 
Doğal olan budur.
Zaten &quot;Mülk Allah&#039;ındır&quot; gerçeğini yanlış yoruyanlar ve insanı hayvanlaştıranların öncüsü, saltanat devletleridir. Mülkü insanların elinden almak için, Mülk Allah&#039;ındır gerçeğini bilerek yanlış yorumlamış  ve bütün özel mülklere el koymuş ve mülkü devletin malı yapmıştır.
Şu zamanda ortaya çıkan Ebu Zerler topluluğu, sadece ve sadece T.Erdoğan’ın şahsında temsil edilen İslam düşmanlarının ekmeğine yağ bal sürer.
Zaten çağdaş Ebu Zerlerin İslam düşmanı TV. Kanallarında konuşturulmaları da durumu apaçık ortaya dökmektedir. 
İslam’a zarar verecek kadar büyüyeceklerini sanmıyorum. İslam düşmanlarının kullanımları bitene kadar yaşayıp yok olacak bir hareket olmaya mahkumdur. Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Kom-İsl</p>
<p>Çağdaş bir Ebu-zer Gıffari çıktı ortalığa ve “Mülk Allahın”dır ayetini kendine slogan edinerek iki akçeyi üst üste koymanın haram olduğunu ilan ediverdi. Ve asla yeni olmayan bu slogan İslam düşmanı matbuat sayesinde kendine kısa zamanda muhataplar buldu.<br />
Biz bu sitede İslam İktisadı başlığı altında sorulan bir soruya verdiğimiz uzun cevapta, konuyu enine boyuna tartışmıştık. Geniş malumat isteyenler bu cevabı tıklayabilirler.<br />
Gelelim güncel olan, kendilerini antikapitalist olarak tanıtan gurubun durumuna. “Mülk Allahın’dır” diyorlar. Eyvallah. İnsan da dâhil bütün kevni varlık hiç şüphe yok ki, Allah’ın mülküdür. Mademki O yaratmıştır, elbette var ettiğinin sahibi de olacaktır yaratan.<br />
Ama ne var ki, bu Arz üzerinde halife olan insan da ürettiklerinin sahibi olmalıdır. Olmalıdır ki, nasıl Mülkün asıl sahibi olan yaratan o mülkten insanlara hak ettikleri kadar lütfedip veriyorsa, insan da ürettiklerinden üretemeyenlere hak ettikleri kadar verebilmelidir.<br />
İnsanlar hiçbir marifette eşit değildirler. Yaratıldığı çevre şartlarına bağlı olarak yetişen insanlar marifette farklıdırlar. Bu fark kimisine çok ürettirir, kimisine de az. Ne var ki, çok üreten az üreten üzerinde hegemonya kuramasın için, Kuranın İslam dini bir takım paylaşım kurumları ihdas etmiştir. Bu paylaşım kurumlarını doğru işletmek bu dünyada huzur bulmanın aracıdır. Vermenin zevkini alan müminler sosyal çalkantıları önlerler. Hayatı dengelerler.<br />
Eğer farklı farklı üretme olmasaydı, o zaman İslamın ihdas ettiği paylaşım kurumlarına da ihtiyaç olmazdı. Herkeste aynı eşitlikte olan üretim miktarı için, tasadduk, İnfak, mali kefaret ve zekât gibi paylaşım kurumlarına gerek olmazdı.<br />
Bu kurumlar doğru çalıştırıldıkça, fazla üretenin fazlası temizlenmiş ve meşru hale gelmiş olur.<br />
Fazla üretmenin iki dinamiği vardır. Biri emek, öbürü risktir. En büyük üretici emek gücü düşünmek ve tasarlamaktır. Bunu yapabilenler, sadece bedene dayalı emekçileri her konuda geride bırakırlar. Düşünce emekçilerine düşünme denilemeyeceğine göre, üretimdeki farklılıkları önlemenin imkânı yoktur.<br />
Allah’ın hak dini İslam hiç şüphe yok ki, fıtrat dinidir. Yani yaratılış kanunlarını kendine temel edinir. Yaratılış kanunlarını yok bilmez. Varlığı var eden yasaların düşman değil dost olduğunu, olması gerektiğini telkin eder. Çünkü o yasaları Allah koymuştur ve insanı o kargaşa gibi görünen yasalarla olan münasebetine göre değerlendirmeye tabi tutmayı murad etmiştir.<br />
İnsanda hırs vardır, şehvet vardır, tutku vardır, düşmanlık vardır, kıskançlık vardır, daha başka önemli müspet-menfi duygular vardır. Elbette bunlar ikişer yüzlüdür. Hırsı azimle, şehveti sükûnetle, tutkuları dengeli sevgiyle, düşmanlıkları dostlukla, kıskançlıkları gıpta ile dengelemek, insanı yaratan indinde makbul hale getirir. Kısacası, hayatın içindeki farklılıklardan doğan dengesisizlikleri dengelemek insanın hak önündeki sınavıdır.<br />
Hırs gaddarken, azimde rahmet vardır. Hırs insanı insana zalim hale getirirken, netice almak için gösterilen azim merhamet doğurur. Hırs bencildir, azim ise diğergam.<br />
Nimet kazanmada azim verici olur, hırs ise cimri. Evet. Cömertliğin yanında cimrilik de varsa, Allah cimriliği yererken, cömertliği övüyor. Eh, cömertlik de mülkten yapılacağına göre, verende fazla, alanda da az olacaktır doğal olarak. Yani, varlık herkeste eşit olmayacaktır. Verene verme zevkini tattıracak unsur elbette ki mülkiyet duygusudur. İnsanda bu duygu olmasaydı, hiçbir artı değer olmayacaktı. Artı değer olmayınca da bir veren, bir alan olmayacak, hayat donup kalacaktı.<br />
Benimdir diyemeyeceği bir mülk arkasında koşmak ahmaklık olur. Benimdir diyemediği iptidai şartlarda kalmış olsaydı insanlık, fakirliği paylaşmak demek olan komünizm insanlığın tek dini olacaktı.<br />
Evet, komünizm iptidailiktir. Bütün sürü halinde yaşayan hayvanlar komünisttir. Çünkü yalnız hayvanlarda her şey ortaktır. Dişi ortaktır, enses ilişki ortaktır, otlaklar, meralar, avlar ortaktır. Hiçbir nesne hiçbir hayvanın özel malı değildir.</p>
<p>İşte bunun için komünlük iptidailiktir.<br />
Allah nimetlerini kullarının emrinde görmek ister. İnsanın dikkatini tabiata yönelterek onlara halifelik yapmasını talep eder. Onlardan faydalanmasını öğütler.<br />
Yüce rabbimiz, insanlara derece derece yetenekler vermiştir. Başka bir ifadeyle, insanların bazıları, yaratanın kendilerine bahşettiği yetenekleri gereğince kullanırken, bazıları kullanmaz, ya da kullanamaz. Yeteneklerini doğru kullananlar, bir başka ifadeyle zamanını randımanlı ve verimli kullananlar, elbette kullanmayanlardan fazla üreteceklerdir. Yeteneklerini verimli kullananlara, “Sen de yeteneklerini kullanmayanlarla eşit üreteceksin” demek, yeteneğe karşı zulüm olur. Öyleyse, fazla üretenler, fazla, üretmeyenler, ya da az üretenlerden daha fazla hisse alacaktır Allah’ın mülkünden. Zaten, Kuran’da zengin fakir ayırımı vardır. İşte bu fakir zengin ayırımı az üretmekle çok üretmek arasındaki farktan kaynaklanır.<br />
Çok üretmek, elbette ki, mülkiyetten kaynaklanır.  İnsanı insan eden ve üretken hale getiren en güçlü duygu, “Bu mülk benimdir” hissidir. “Bu kadın, bu erkek,  bu ev, bu otomobil, bu tarla, bu fabrika, bu gemi, bu uçak benimdir” diyemeyenler, asla üretken olup Allah’ın mülkünden yeteri kadar pay alamazlar. Yeryüzü halifeliğini yapmamış olurlar.<br />
 Evet, hiçbir kuşku olmadan, başta insan olmak üzere, bütün kevni varlık onu yaratan Allah’ın mülküdür. Bu durumu kabul etmek aklın ve imanın gereğidir. Ama insan, yalnız insan üzerinde yaşadığı yeryüzünün halifesidir, yani, kullananıdır. Nasıl her yaratık kendi gücü ve ihtiyacı kadar bu yeryüzünden faydalanıyorsa, insan da öylece yararlanır. Ama insan yeryüzünün sorumlu halifesiyken, ondan başka canlılar, o Arzdan eksilttiği nimetleri içgüdülerinin sorumsuzluğuna terk eder. Onun içindir ki, insan, yeryüzünün sorumlu halifesidir. Şerefi de budur insanın.<br />
Evet, Ebu zer Gıffari halife Hz. Osman’a, hükümet konağı yaptırdığı için, “Ebu Zer iki akçeyi üst üste koymamış iken bu ne debdebe ya Osman!” demiştir ama Resulün iki kızıyla evlenmiş ve servetiyle İslam devrimini desteklemiş Hz. Osman, onu nifakçı saymış ve bir miktar para vererek hükümet merkezi Medine’den uzaklaştırmıştır. Evet, Ebu zer gibi inananlar her devirde vardır ve de olmalıdır. Ama hiçbiri marjinallikten kurtulamamıştır. Zekât gibi, infak gibi, tasadduk gibi, mali kefaret gibi sorumluluklardan hiçbirini yerine getiremeyen gariplerden biri olarak kalmışlardır. Bu mali sorumlulukları yerine getirebilmek için, önce mali imkânlara sahip olmak gerekmektedir. Farz olan zekâtı verebilmek için zekât nisabını kazanmak da farz olmaktadır. Herkes nisabın altında kalırsa, zekâtı verecek hiç kimse kalmaz demektir. Bu halde de devlet maliyesi işlemez ve de ayakta kalamaz.<br />
Yani, herkes Ebu Zer olursa, o toplumda devlet oluşamaz. Miskinler birer renktirler, o kadar.<br />
İşin aslı, mülk İslam’ın meşru saydığı yollarla elde edinilecek, yine İslam’ın sarf edilmesini istediği alanlarda sarf edilecek, İslam’ın paylaşım kurumları çalıştırılarak temizlenecektir.<br />
Böylece İslam’ın hakim olduğu devlet doğmuş olacaktır.<br />
Üretimi olmayan toplumlar İslamı yaşatamaz. Üretimi meydana getiren tek saik de mülkiyet hissidir. Eğer mülkiyet olmasaydı, insanın kurban edebildiği hayvanlar gibi olurduk. Toplum olarak yaşayabilmek üretenleri çok olmasına bağlıdır, Onun için miskinler içtimai mukavelenin muhatabı olamazlar.<br />
Mülk olacaktır, ama o mülkü yayacak paylaşım kurumlarını çalıştırarak bir belli gurubun elinde tutmasına engel olunacak ve böylece mülkün Erk olması engellenecektir.<br />
Doğal olan budur.<br />
Zaten &#8220;Mülk Allah&#8217;ındır&#8221; gerçeğini yanlış yoruyanlar ve insanı hayvanlaştıranların öncüsü, saltanat devletleridir. Mülkü insanların elinden almak için, Mülk Allah&#8217;ındır gerçeğini bilerek yanlış yorumlamış  ve bütün özel mülklere el koymuş ve mülkü devletin malı yapmıştır.<br />
Şu zamanda ortaya çıkan Ebu Zerler topluluğu, sadece ve sadece T.Erdoğan’ın şahsında temsil edilen İslam düşmanlarının ekmeğine yağ bal sürer.<br />
Zaten çağdaş Ebu Zerlerin İslam düşmanı TV. Kanallarında konuşturulmaları da durumu apaçık ortaya dökmektedir.<br />
İslam’a zarar verecek kadar büyüyeceklerini sanmıyorum. İslam düşmanlarının kullanımları bitene kadar yaşayıp yok olacak bir hareket olmaya mahkumdur. Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Muhafazakar Sanat yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/muhafazakar-sanat/comment-page-1#comment-446</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 21:13:05 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1488#comment-446</guid>
		<description>Muhafazakar sanat demek, tutucu sanat demektir. Çünkü, muhafazakarlık, mevcut değer hükümlerini, yani statüyü korumak anlamı taşır.
Halbuki, hayat olarak isimlendirdiğimiz olgu, bir narıbeyza gibi akıp gider ve asla durmaz.
Çünkü insan edilgen değildir, etkendir. Statü ve dolayısı ile de  durağanlık bağlılarına karşı, hareket eden, zamanına hükmetmeye çalışan hangi atak düşünceyse o düşünceyi taşıyanlara karşı mağlup olur. Zira akıp giden zamana hükmetmeyenler, tam tersine, ona ayak uyduranlar tam anlamıyla  gerçek gericilerdir.
Onun için muhafazakar sanat ister istemez statikocudur. Hakim medeniyete bağımlı, kabul edilmiş değer hükümlerini tekrarlayıp duran papağandan başka bir şey değildirler.
İnsan, özellikle inanan insan inkılapçıdır. Her an hareket halindedir.
İnkılap, bildiğiniz gibi kalple ilgilidir.  Ham bilgiyi bilinç, yani karar haline getirdikten sonra yerleştiği, sabitleştiği makamdır kalp. Her yeni karar, yani iman, hemen harekete geçirir insanı. Harekete geçirmeyen bilinç iman değildir.
Kısaca, Müslüman muhafazakar değil, inkılapçıdır. Onun için hangi sanat olursa olsun, insanı bulunduğu alt seviyeden alıp yukarılara çıkaran yapıda olmalıdır. Yani, sanat insan içindir. Kişisel yanı yoktur. Kişinin kendine ait özelliklerini taşıyan sanat kısır sanattır.
Sanat inkılapçı olmaya mecbur olduğuna göre, en etkili sanat olan tiyatro da elbette inkılapçı yapıya sahip olmalıdır.
Bizdeki sanatçılar, yeryüzüne hakim olan Batı medeniyetinin değer hükümlerinin taklitçisidirler, işte o kadar. Hakim Batı medeniyetinin kuludurlar bizim sanatçılarımız.
Hiçbir sürette gerçek Batı değerlerini anlamaya çalışmadan, yüzeysel alanı taklit eden maymunlardır adeta.
Onun içinde Batıdaki gelişmeleri takip edemezler, o kadar ki, Batının terkettiği ya da terk etmeye çalıştığı değer hükümlerini muhafaza etmeye çalışırlar.
Bunlar, muhafazakarlığı İslam, vıcık vıcık cinselliği de sanat saydıkları için, muhafazakar sanat olmaz derler. Evet, İslamiyette özel hayat, yani mahremiyet vardır. Zaten de insanla hayvan arasındaki en büyük fark da budur.
Peki, Müslüman sanat nedir, nasıl olmalıdır?
Müslümanlığın merkezinde güzel ahlak, yani adab vardır. Hayatın her alanında da güzel ahlak etkili olmalıdır. İnsani değerlere, dolayısı ile de insana saygılı, olaylar karşısında edepli, hiçbir alanda aşırı olmayan, hicap duygularından azade olmayan bir sanattır İslami sanat.
Onun için, şehveti sanatlarının merkezi yapanlar, edepli ve hicaplı sanat olmaz demek istemektedirler.
Müslüman, yatak odasında olanları sanatının merkezine oturtmaz. İnsanı belden aşağı hayata mahküm etmez.
Aileyi korur. Beşeri münasebetleri bencillik cehennemine mahküm etmez.
Hasetler yaratmaz.
Hasılı, insanlığın geliştire geliştire ulaştığı ahlaki değerlere sıkı sıkya bağlıdır Müslüman sanatçı.
Çünkü, bir Müslüman, yaptıklarından ettiklerinden dolayı Allah&#039;a hesap vereceğine inanan kişidir, vesselam.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Muhafazakar sanat demek, tutucu sanat demektir. Çünkü, muhafazakarlık, mevcut değer hükümlerini, yani statüyü korumak anlamı taşır.<br />
Halbuki, hayat olarak isimlendirdiğimiz olgu, bir narıbeyza gibi akıp gider ve asla durmaz.<br />
Çünkü insan edilgen değildir, etkendir. Statü ve dolayısı ile de  durağanlık bağlılarına karşı, hareket eden, zamanına hükmetmeye çalışan hangi atak düşünceyse o düşünceyi taşıyanlara karşı mağlup olur. Zira akıp giden zamana hükmetmeyenler, tam tersine, ona ayak uyduranlar tam anlamıyla  gerçek gericilerdir.<br />
Onun için muhafazakar sanat ister istemez statikocudur. Hakim medeniyete bağımlı, kabul edilmiş değer hükümlerini tekrarlayıp duran papağandan başka bir şey değildirler.<br />
İnsan, özellikle inanan insan inkılapçıdır. Her an hareket halindedir.<br />
İnkılap, bildiğiniz gibi kalple ilgilidir.  Ham bilgiyi bilinç, yani karar haline getirdikten sonra yerleştiği, sabitleştiği makamdır kalp. Her yeni karar, yani iman, hemen harekete geçirir insanı. Harekete geçirmeyen bilinç iman değildir.<br />
Kısaca, Müslüman muhafazakar değil, inkılapçıdır. Onun için hangi sanat olursa olsun, insanı bulunduğu alt seviyeden alıp yukarılara çıkaran yapıda olmalıdır. Yani, sanat insan içindir. Kişisel yanı yoktur. Kişinin kendine ait özelliklerini taşıyan sanat kısır sanattır.<br />
Sanat inkılapçı olmaya mecbur olduğuna göre, en etkili sanat olan tiyatro da elbette inkılapçı yapıya sahip olmalıdır.<br />
Bizdeki sanatçılar, yeryüzüne hakim olan Batı medeniyetinin değer hükümlerinin taklitçisidirler, işte o kadar. Hakim Batı medeniyetinin kuludurlar bizim sanatçılarımız.<br />
Hiçbir sürette gerçek Batı değerlerini anlamaya çalışmadan, yüzeysel alanı taklit eden maymunlardır adeta.<br />
Onun içinde Batıdaki gelişmeleri takip edemezler, o kadar ki, Batının terkettiği ya da terk etmeye çalıştığı değer hükümlerini muhafaza etmeye çalışırlar.<br />
Bunlar, muhafazakarlığı İslam, vıcık vıcık cinselliği de sanat saydıkları için, muhafazakar sanat olmaz derler. Evet, İslamiyette özel hayat, yani mahremiyet vardır. Zaten de insanla hayvan arasındaki en büyük fark da budur.<br />
Peki, Müslüman sanat nedir, nasıl olmalıdır?<br />
Müslümanlığın merkezinde güzel ahlak, yani adab vardır. Hayatın her alanında da güzel ahlak etkili olmalıdır. İnsani değerlere, dolayısı ile de insana saygılı, olaylar karşısında edepli, hiçbir alanda aşırı olmayan, hicap duygularından azade olmayan bir sanattır İslami sanat.<br />
Onun için, şehveti sanatlarının merkezi yapanlar, edepli ve hicaplı sanat olmaz demek istemektedirler.<br />
Müslüman, yatak odasında olanları sanatının merkezine oturtmaz. İnsanı belden aşağı hayata mahküm etmez.<br />
Aileyi korur. Beşeri münasebetleri bencillik cehennemine mahküm etmez.<br />
Hasetler yaratmaz.<br />
Hasılı, insanlığın geliştire geliştire ulaştığı ahlaki değerlere sıkı sıkya bağlıdır Müslüman sanatçı.<br />
Çünkü, bir Müslüman, yaptıklarından ettiklerinden dolayı Allah&#8217;a hesap vereceğine inanan kişidir, vesselam.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>süper kupa finali yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/super-kupa-finali/comment-page-1#comment-445</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 08:59:54 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1485#comment-445</guid>
		<description>Fenerbahçe takımı, İttihat Terakki, dolası ile de Cumhuriyet kurucularının Osmanlı düşmanlığı mantalitesinde kurulmuştur Galatasaray ise, sultanlar yetiştiren okuldan adını almış bir Osmanlı sivil kurumudur.
Fenerbahçe Galatasarayı, dolayısı ile de Osmanlıyı alt etmek için kurulmuştur desek abartmış sayılamayız.
Yani, bir bakıma Fenerbahçe Cumhuriyetin, Galatasaray da Osmanlını takımıdır. İşte hiç bitmeyecek düşmanlığın asıl kaynağı budur.
Cumhuriyet Osmanlıya ait herşeyi aşağılamıştır. Fenerbahçe de öyle.
Galatasaray&#039;ın Fenerbahçe karşısında düştüğü aşağılık kompleksinin asıl sebebi de budur ve de çok köklü bir duygudur.
Herşey bir biçimde Fenerbahçe lehinde dizayn edilir. Daha önce konuyla ilgili verdiğim cevaplarda bunlar detaylıca yazılmıştır.
Son maçın, yani finalin, Fenerbahçenin korkunç ve korkulu stadında olması elbette tesadüf değildir. Bana kimse kura mura demesin. Herşeye erenlerin elleri bir biçimde değebilir.
C.Devletinin takımı şaibeden kurtulmalıdır. Bunu için de  &quot;ben geçen sezondaki şammpiyonluğu bilek gücümle aldım&quot; diyebilmesi gerekmektedir. Yani bu sene mutlak şampiyon olmaya mahkümdur. 
Saraçoğlundan Galatasaray&#039;ın şampiyon çıkması kıyamet alametidir. Zaten bu durumda Galatasaray takımı Saracoğlundan çıkamaz.
Bunu bilen Galatasaray idarecileri ve sporcularının  ayakklarının titrememesi mümkün müdür?
Zaten Fenerbahçe pisikolojik olarak Galatasaray&#039;ı ezmiş geçmiştir. 
Fenerbahçe başkanı, kendisini aklayan TFF na ağız dolusu hakaret ederken, Galatasaray yönetimi (Adnan Öztürk hariç) korkudan kasılıp kalmıştır. Bu idareci heyeti futbolculara moral veremez, çünkü kendileri eziktir Fenerbahçe karşısında.
Bir Fatih Terim&#039;n moral yüklemesi yetmez. Zaten o da maçı türbünden seyretmeye mahküm edilmiştir erenler tarafından.
Bu durumda kim şampiyon olur sizce?
Mücizeler elbette olabilir. Ölümü göze alabilir Galatasarayli futbolcular ve Fener&#039;i allak bullak edebilir.
GALATASARAYLI PISIRIK YÖNETCİLERE RAĞMEN, KÖKENİNDE BİR BÜYÜKLÜK VARDIR GALATASARAYIN.
Bir de final maçlarını kazanmak gibi bir tarihi var Galatasaray&#039;ın.
Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Fenerbahçe takımı, İttihat Terakki, dolası ile de Cumhuriyet kurucularının Osmanlı düşmanlığı mantalitesinde kurulmuştur Galatasaray ise, sultanlar yetiştiren okuldan adını almış bir Osmanlı sivil kurumudur.<br />
Fenerbahçe Galatasarayı, dolayısı ile de Osmanlıyı alt etmek için kurulmuştur desek abartmış sayılamayız.<br />
Yani, bir bakıma Fenerbahçe Cumhuriyetin, Galatasaray da Osmanlını takımıdır. İşte hiç bitmeyecek düşmanlığın asıl kaynağı budur.<br />
Cumhuriyet Osmanlıya ait herşeyi aşağılamıştır. Fenerbahçe de öyle.<br />
Galatasaray&#8217;ın Fenerbahçe karşısında düştüğü aşağılık kompleksinin asıl sebebi de budur ve de çok köklü bir duygudur.<br />
Herşey bir biçimde Fenerbahçe lehinde dizayn edilir. Daha önce konuyla ilgili verdiğim cevaplarda bunlar detaylıca yazılmıştır.<br />
Son maçın, yani finalin, Fenerbahçenin korkunç ve korkulu stadında olması elbette tesadüf değildir. Bana kimse kura mura demesin. Herşeye erenlerin elleri bir biçimde değebilir.<br />
C.Devletinin takımı şaibeden kurtulmalıdır. Bunu için de  &#8220;ben geçen sezondaki şammpiyonluğu bilek gücümle aldım&#8221; diyebilmesi gerekmektedir. Yani bu sene mutlak şampiyon olmaya mahkümdur.<br />
Saraçoğlundan Galatasaray&#8217;ın şampiyon çıkması kıyamet alametidir. Zaten bu durumda Galatasaray takımı Saracoğlundan çıkamaz.<br />
Bunu bilen Galatasaray idarecileri ve sporcularının  ayakklarının titrememesi mümkün müdür?<br />
Zaten Fenerbahçe pisikolojik olarak Galatasaray&#8217;ı ezmiş geçmiştir.<br />
Fenerbahçe başkanı, kendisini aklayan TFF na ağız dolusu hakaret ederken, Galatasaray yönetimi (Adnan Öztürk hariç) korkudan kasılıp kalmıştır. Bu idareci heyeti futbolculara moral veremez, çünkü kendileri eziktir Fenerbahçe karşısında.<br />
Bir Fatih Terim&#8217;n moral yüklemesi yetmez. Zaten o da maçı türbünden seyretmeye mahküm edilmiştir erenler tarafından.<br />
Bu durumda kim şampiyon olur sizce?<br />
Mücizeler elbette olabilir. Ölümü göze alabilir Galatasarayli futbolcular ve Fener&#8217;i allak bullak edebilir.<br />
GALATASARAYLI PISIRIK YÖNETCİLERE RAĞMEN, KÖKENİNDE BİR BÜYÜKLÜK VARDIR GALATASARAYIN.<br />
Bir de final maçlarını kazanmak gibi bir tarihi var Galatasaray&#8217;ın.<br />
Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Ordu artık darbe yapmaz mı? yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/ordu-artik-darbe-yapmaz-mi/comment-page-1#comment-444</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 21:21:55 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1469#comment-444</guid>
		<description>Şu sıralarda galiba yapmayacak durumda ama, başta medya olmak üzere, bir takım sözde sivil toplum kuruluşları galiba orduyu darbe yapana kadar bırakmayacak.
Şu sıralar orduya ve onun generallerine ağız dolu hakaret edilmekte. Bir hukuk kurumu başkanı çıkıp hakaret ediyor. Düne kadar darbe yapmakta olan orduyu yere göğe koyamayan bir tıyneti bozuk yazar, Genelkurmay başkanına tasma takmaktan çekinmiyor.
İnsanın aklına, acaba, orduyu sahaya çekmek için yeni bir uygulama mı devreye sokuluyor gibi bir soru takılıyor.
Her türlü yolu denediler tutturamadılar, orduyu kendilerini iktidara taşıması için ikna edemediler.
Şimdi hakaret ederek ordunun sabrını taşırmaya mı soyundular acaba?
Öyle ya, onlarca yüzyıl tek başına iktidar durumunda olan orduya hakaret etmek, onun kibrini kabartabilir  ve darbe yaptırabilir.
Şu andaki hükümetle iktidarını paylaşmış ordunun ayranını kabartmak o kadar da zor değildir.
Hükümet kalkıp orduyu savunmaya kalkışsa, liberallere gün doğmuş olacak. Ak Partinin ordulaşmış olduğu söylemleri destek bulmuş olacak.
İstedikleri gibi, M.S.Bakanı yapılan hakaretlere cevap verse, netice asla değişmeyecek, partinin orduyu desteklediği söylenecek.
Halbuki ordu şimdiye kadar zencilerin hükümetlerini tehdit edip alaşağı ederken, bu sefer demokrasinin yanında olacağını söylemekte. Demokrasiyi ağzında sakız edenler bundan memnun olmalı değil mi?
Orduya hakaret gittikçe artarsa, orduyu darbeye zorlamak kolaylaşır. Bu bir Ergenekon taktiğiyse, dikkat edilmeli.
Yakında ordunun altı rahatsız sözleri ortalığı kaplaya bilir. Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Şu sıralarda galiba yapmayacak durumda ama, başta medya olmak üzere, bir takım sözde sivil toplum kuruluşları galiba orduyu darbe yapana kadar bırakmayacak.<br />
Şu sıralar orduya ve onun generallerine ağız dolu hakaret edilmekte. Bir hukuk kurumu başkanı çıkıp hakaret ediyor. Düne kadar darbe yapmakta olan orduyu yere göğe koyamayan bir tıyneti bozuk yazar, Genelkurmay başkanına tasma takmaktan çekinmiyor.<br />
İnsanın aklına, acaba, orduyu sahaya çekmek için yeni bir uygulama mı devreye sokuluyor gibi bir soru takılıyor.<br />
Her türlü yolu denediler tutturamadılar, orduyu kendilerini iktidara taşıması için ikna edemediler.<br />
Şimdi hakaret ederek ordunun sabrını taşırmaya mı soyundular acaba?<br />
Öyle ya, onlarca yüzyıl tek başına iktidar durumunda olan orduya hakaret etmek, onun kibrini kabartabilir  ve darbe yaptırabilir.<br />
Şu andaki hükümetle iktidarını paylaşmış ordunun ayranını kabartmak o kadar da zor değildir.<br />
Hükümet kalkıp orduyu savunmaya kalkışsa, liberallere gün doğmuş olacak. Ak Partinin ordulaşmış olduğu söylemleri destek bulmuş olacak.<br />
İstedikleri gibi, M.S.Bakanı yapılan hakaretlere cevap verse, netice asla değişmeyecek, partinin orduyu desteklediği söylenecek.<br />
Halbuki ordu şimdiye kadar zencilerin hükümetlerini tehdit edip alaşağı ederken, bu sefer demokrasinin yanında olacağını söylemekte. Demokrasiyi ağzında sakız edenler bundan memnun olmalı değil mi?<br />
Orduya hakaret gittikçe artarsa, orduyu darbeye zorlamak kolaylaşır. Bu bir Ergenekon taktiğiyse, dikkat edilmeli.<br />
Yakında ordunun altı rahatsız sözleri ortalığı kaplaya bilir. Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Devlet tiyatroları ve özgürlük. yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/devlet-tiyatrolari-ve-ozgurluk/comment-page-1#comment-438</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 21:54:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1478#comment-438</guid>
		<description>Sanat sanat içindir midir, yoksa topum içindir midir?
Asırlardır bu tartışılır.
Halbuki, sanat sanat içindirin anlamı, sanat yapan kendi zevklerini tatminden başka bir şey yapmamış olur.
Kendi taşkınlıklarına başkalarını katmak uğraşısıdır. Özellikle de Tiyatro gibi çok etkin bir sanat dalında.
Halbuki, bir sanatçı ne kadar uğraşırsa uğraşsın çevresinden bağlarını koparamaz. Yakın uzak çevresinden gördüklerini, duyduklarını yansıtarak, toplumun sözcüsü olur ister istemez.
Yani, toplumdan bağımsız sanat olmaz. Öyleyse, sanat toplum içindir.
Tiyatro sanatında ideoloji olmaz.
Kişisel zevklere çağırı olmaz.
Bağlı olunan ideolojilere çağırı olmaz.
Toplumun birliğini sağlayan değer hükümlerine saldırı olmaz.
Toplum örflerine aykırı olan sapıklıklara değer vermek olmaz.
Hülasa, toplumu anarşiye itecek unsurları içermez sanat.
Bu son tiyatro olayında konuşan bir tiyatrocu, sanat muhaliftir buyurdu. Hayır, sanatta, siyasi bağlamda tarafsızlık geçerlidir. Bir siyasi gurup iktidar olunca ona muhalefet etmek sanatın işi değildir. Çünkü böyle bir tutum iktidarda olan siyasi gurubun rakiplerinin işine yarar.
Sanatçı, bu bağlamda toplumu dengeler. Bir siyasi parti gurubunun adına başka bir guruba düşmanlık yapmaz. Evet, siyasileri hicveder, ama sadece iktidardakini değil bütün siyasileri hicveder.
Toplumun içinde yer alan saçma sapan telakkileri hicveder.
Sadece toplumun mevcut drumunu teşhir etmekle kalmaz, yükselmesi, erdeme ulaşması için her hayat alanında öneriler sunar. Bütün toplumu düşük seviyeden alıp yükseltmeye çalışır. Bir siyasi gurubu, ya da yerleşik devlet statikosunu tutmak, onun adına başka paradigmalara karşı çıkmak, toplumun bir kısmını dışarıda bırakır.
Evet, sanat özgür olmalıdır ama, bir siyasi parti adına başka partilere saldırmak özgürlüğü kısar. Devlet paradigmasına bağlı kalmak da özgürlüğü yok eder.
Niçin söylüyoruz bunları? Öncelikle, ben tiyatro sanatının karşısında hiç olmayan bir Müslümanım. Taa 1965 lerde Tiyatro sanatını yücelten yazılar yazmış biriyim. Ama, hiçbir zaman ideoljik sanatı tutmadım, tutmam da. 
Şekspir benim idolümdür.Onbeş yaşlarıma kadar, bazı Şekspir eserlerini yirminin üzerinde okumuşluğum vardır. Çocuklarım da okusun için, ona ait onlarca eseri yeniden temin edip kütüphaneme koymuş biriyim.
Bana göre Şekspir, tiyatro sanatının rakipsiz zirvesidir.
Neden? Çünkü, bu büyük sanatçının ideolojisi yoktur. Bireyin iç dünyasını dışa vurmaya çalışır. Kahramanlığı, romantizmi, melenkolikliği, hileciliği, gaddarlığı, kindarlığı, kıskançlığı, aptalca ganiliği, Yahudi kimliğini,  romantik aşkı, hudutsuz ihtirası, siyasetin ve sosyal hayatın yapısını, hülasa bireyin bütün iç dünyasını açığa çıkarır, herbir duygunun sonuçlarını da göstererek insanı tenvir etmiş olur.
İşte tiyatrunun rolü bunlar olmalıdır. İnsanı, bulunduğu yerden alıp yukarılara çıkarmalıdır, özellikle de tiyatro sanatı. Çok geniş bilgi ve görgü makamlarına ulaştırmalıdır bireyleri. Kuracakları hayat düzenine karışmamalıdır. Bireyi geliştirip iyi bir hayat kurmasına yardımcı olmalıdı tiyatro sanatı.
Maalesef bizim devlet tiyatrolarımız, bağlı oldukları komünizm ideolojisinden başka inançların sanatı olmaz iddiasındadırlar. Hep solculuk bizim tiyatrolarımızın klavuzu olmuştur.
Bu konuda adeta klanlaşmışlar, tekel kurmuşlardır.
Ferdi zevklerine uygun tiyatro yapabilirler elbet. Ama o zevklere katılmayan bireylerin umumi kasası olan devlet kurumlarından beslenerek değil.
Sanatı ideolojik devletler kendi reklamını yapsın diye besler. Ve asla hür olamaz bu tür tiyatrolar.Çünkü, kapitalist dünyada, parayı veren düdüğü çalar. Devlet halkın kasasından veriyorsa, devletin düdüğünü çalmak zorundadır.
Gerçek tiyatro sanatçıları toplumun umumi kasasından beslenmeye ihtiyacı olmayan büyük insanlardır. Onun için, özel projeleri olan sanat için sanatçılar, özel tiyatro kurmalı, bir siyasi akımla savaşacaksa öyle savaşmalıdır.
Kendilerine muhalif bireylerin verdiği vergiden beslenmemelidir gerçek sanatçılar. Bu durum, kendilerine muhalif insanları hesaba almamak olur. Sanatçı ise, bireysel haklara saygılı kimselerdir.
Topluma uymayan çarpık  ilişkileri yansıtan tiyatro oyunlarını, çarpuk bireyler beslemelidir, vesselam.
</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sanat sanat içindir midir, yoksa topum içindir midir?<br />
Asırlardır bu tartışılır.<br />
Halbuki, sanat sanat içindirin anlamı, sanat yapan kendi zevklerini tatminden başka bir şey yapmamış olur.<br />
Kendi taşkınlıklarına başkalarını katmak uğraşısıdır. Özellikle de Tiyatro gibi çok etkin bir sanat dalında.<br />
Halbuki, bir sanatçı ne kadar uğraşırsa uğraşsın çevresinden bağlarını koparamaz. Yakın uzak çevresinden gördüklerini, duyduklarını yansıtarak, toplumun sözcüsü olur ister istemez.<br />
Yani, toplumdan bağımsız sanat olmaz. Öyleyse, sanat toplum içindir.<br />
Tiyatro sanatında ideoloji olmaz.<br />
Kişisel zevklere çağırı olmaz.<br />
Bağlı olunan ideolojilere çağırı olmaz.<br />
Toplumun birliğini sağlayan değer hükümlerine saldırı olmaz.<br />
Toplum örflerine aykırı olan sapıklıklara değer vermek olmaz.<br />
Hülasa, toplumu anarşiye itecek unsurları içermez sanat.<br />
Bu son tiyatro olayında konuşan bir tiyatrocu, sanat muhaliftir buyurdu. Hayır, sanatta, siyasi bağlamda tarafsızlık geçerlidir. Bir siyasi gurup iktidar olunca ona muhalefet etmek sanatın işi değildir. Çünkü böyle bir tutum iktidarda olan siyasi gurubun rakiplerinin işine yarar.<br />
Sanatçı, bu bağlamda toplumu dengeler. Bir siyasi parti gurubunun adına başka bir guruba düşmanlık yapmaz. Evet, siyasileri hicveder, ama sadece iktidardakini değil bütün siyasileri hicveder.<br />
Toplumun içinde yer alan saçma sapan telakkileri hicveder.<br />
Sadece toplumun mevcut drumunu teşhir etmekle kalmaz, yükselmesi, erdeme ulaşması için her hayat alanında öneriler sunar. Bütün toplumu düşük seviyeden alıp yükseltmeye çalışır. Bir siyasi gurubu, ya da yerleşik devlet statikosunu tutmak, onun adına başka paradigmalara karşı çıkmak, toplumun bir kısmını dışarıda bırakır.<br />
Evet, sanat özgür olmalıdır ama, bir siyasi parti adına başka partilere saldırmak özgürlüğü kısar. Devlet paradigmasına bağlı kalmak da özgürlüğü yok eder.<br />
Niçin söylüyoruz bunları? Öncelikle, ben tiyatro sanatının karşısında hiç olmayan bir Müslümanım. Taa 1965 lerde Tiyatro sanatını yücelten yazılar yazmış biriyim. Ama, hiçbir zaman ideoljik sanatı tutmadım, tutmam da.<br />
Şekspir benim idolümdür.Onbeş yaşlarıma kadar, bazı Şekspir eserlerini yirminin üzerinde okumuşluğum vardır. Çocuklarım da okusun için, ona ait onlarca eseri yeniden temin edip kütüphaneme koymuş biriyim.<br />
Bana göre Şekspir, tiyatro sanatının rakipsiz zirvesidir.<br />
Neden? Çünkü, bu büyük sanatçının ideolojisi yoktur. Bireyin iç dünyasını dışa vurmaya çalışır. Kahramanlığı, romantizmi, melenkolikliği, hileciliği, gaddarlığı, kindarlığı, kıskançlığı, aptalca ganiliği, Yahudi kimliğini,  romantik aşkı, hudutsuz ihtirası, siyasetin ve sosyal hayatın yapısını, hülasa bireyin bütün iç dünyasını açığa çıkarır, herbir duygunun sonuçlarını da göstererek insanı tenvir etmiş olur.<br />
İşte tiyatrunun rolü bunlar olmalıdır. İnsanı, bulunduğu yerden alıp yukarılara çıkarmalıdır, özellikle de tiyatro sanatı. Çok geniş bilgi ve görgü makamlarına ulaştırmalıdır bireyleri. Kuracakları hayat düzenine karışmamalıdır. Bireyi geliştirip iyi bir hayat kurmasına yardımcı olmalıdı tiyatro sanatı.<br />
Maalesef bizim devlet tiyatrolarımız, bağlı oldukları komünizm ideolojisinden başka inançların sanatı olmaz iddiasındadırlar. Hep solculuk bizim tiyatrolarımızın klavuzu olmuştur.<br />
Bu konuda adeta klanlaşmışlar, tekel kurmuşlardır.<br />
Ferdi zevklerine uygun tiyatro yapabilirler elbet. Ama o zevklere katılmayan bireylerin umumi kasası olan devlet kurumlarından beslenerek değil.<br />
Sanatı ideolojik devletler kendi reklamını yapsın diye besler. Ve asla hür olamaz bu tür tiyatrolar.Çünkü, kapitalist dünyada, parayı veren düdüğü çalar. Devlet halkın kasasından veriyorsa, devletin düdüğünü çalmak zorundadır.<br />
Gerçek tiyatro sanatçıları toplumun umumi kasasından beslenmeye ihtiyacı olmayan büyük insanlardır. Onun için, özel projeleri olan sanat için sanatçılar, özel tiyatro kurmalı, bir siyasi akımla savaşacaksa öyle savaşmalıdır.<br />
Kendilerine muhalif bireylerin verdiği vergiden beslenmemelidir gerçek sanatçılar. Bu durum, kendilerine muhalif insanları hesaba almamak olur. Sanatçı ise, bireysel haklara saygılı kimselerdir.<br />
Topluma uymayan çarpık  ilişkileri yansıtan tiyatro oyunlarını, çarpuk bireyler beslemelidir, vesselam.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hapisteki Milletvekilleri yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/hapisteki-milletvekilleri/comment-page-1#comment-437</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 03:37:58 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1475#comment-437</guid>
		<description>Hapistekiler milletin vekilleri değildir. Başta CHP devlet partisi olmak üzere, diğer devlet partilerinin vekilidirler.
Kendi başlarına seçimlere girip kazanmamışlardır  vekilliği. Aynı konumda olup bağımsız olarak seçime girenlerin hiçbirini millet kendi vekili yapmamıştır.
Partinin oylarıyla mecilise taşınan bir kimse milletin vekili olamaz. Olsa olsa partisinin vekili olabilir.
Hele de CHP gibi bir devlet partisinin adayı  olan kişinin milletin vekili olması hiç mümkün değildir.
Peki bu iş neyin nesidir? Devletin partileri, devlet partisi olmayan siyasi kuruluşlarının, yani  milletin gerçek partisi olanların hükümetini darbeleyip devirmek için yapılan planlarının içinde yer alan suçlulardır bunlar. Bu suç eskiden idamlık suçlardandı, şimdi ise kerelerce müebbet hapis suçlarıdır işledikleri suçlar.
Hükümet devirmekle ilgili ceza kanunlarının tümüne  (ki bunlar 142 den 186. madeye kadar olan maddeler ve ve bölümleriydi eskiden) muhatap olan darbecileri aday gösteren devlet partileri bu durumu bilmiyorlar mıydı? Elbette biliyorlardı. O zaman bu idamlık suçluları neden aday gösterdiler ve bile bile meclise taşıdılar? Gerçek millet vekillerinden oluşan meclisi bloke etmek için elbette. Kendileri de darbeci olan ve sadece darbeler sebebiyle hayatiyetini sürdüren CHP nin hayırlı hiçbir iş yapmadığı ortadadır. Daima milletin önünü kesen darbeler konsorsisyomunun içinde olan CHP durumu bilerek bu adamları aday göstermiş ve vekil yapmıştır. Sırf kriz çıkabilsin diye.
Ama hükümet partisinin içinde yer alan aşağlık kompleksli bazı kimseler bu millet hainlerine arka çıkıyor ve milletin meclisine taşımaya çalışyor.
İdamlık suç işlemiş olduğu ortada olanları meclise taşımak millete hakarettir. Suçlu kim olursa olsun, cezasını çekmelidir bu iki tepsi baklava çaldı diye yıllarca ceza yiyen çocukların var olduğu ülkede.
Mirzabeyoğlunun suçu nedir bilemeden yıllarca hapiste yattığı bu ülkede, idamlık suçları açığa çıkmış olanların meclise taşınması hukukla alaydan başka birşey değildir. Selamler.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hapistekiler milletin vekilleri değildir. Başta CHP devlet partisi olmak üzere, diğer devlet partilerinin vekilidirler.<br />
Kendi başlarına seçimlere girip kazanmamışlardır  vekilliği. Aynı konumda olup bağımsız olarak seçime girenlerin hiçbirini millet kendi vekili yapmamıştır.<br />
Partinin oylarıyla mecilise taşınan bir kimse milletin vekili olamaz. Olsa olsa partisinin vekili olabilir.<br />
Hele de CHP gibi bir devlet partisinin adayı  olan kişinin milletin vekili olması hiç mümkün değildir.<br />
Peki bu iş neyin nesidir? Devletin partileri, devlet partisi olmayan siyasi kuruluşlarının, yani  milletin gerçek partisi olanların hükümetini darbeleyip devirmek için yapılan planlarının içinde yer alan suçlulardır bunlar. Bu suç eskiden idamlık suçlardandı, şimdi ise kerelerce müebbet hapis suçlarıdır işledikleri suçlar.<br />
Hükümet devirmekle ilgili ceza kanunlarının tümüne  (ki bunlar 142 den 186. madeye kadar olan maddeler ve ve bölümleriydi eskiden) muhatap olan darbecileri aday gösteren devlet partileri bu durumu bilmiyorlar mıydı? Elbette biliyorlardı. O zaman bu idamlık suçluları neden aday gösterdiler ve bile bile meclise taşıdılar? Gerçek millet vekillerinden oluşan meclisi bloke etmek için elbette. Kendileri de darbeci olan ve sadece darbeler sebebiyle hayatiyetini sürdüren CHP nin hayırlı hiçbir iş yapmadığı ortadadır. Daima milletin önünü kesen darbeler konsorsisyomunun içinde olan CHP durumu bilerek bu adamları aday göstermiş ve vekil yapmıştır. Sırf kriz çıkabilsin diye.<br />
Ama hükümet partisinin içinde yer alan aşağlık kompleksli bazı kimseler bu millet hainlerine arka çıkıyor ve milletin meclisine taşımaya çalışyor.<br />
İdamlık suç işlemiş olduğu ortada olanları meclise taşımak millete hakarettir. Suçlu kim olursa olsun, cezasını çekmelidir bu iki tepsi baklava çaldı diye yıllarca ceza yiyen çocukların var olduğu ülkede.<br />
Mirzabeyoğlunun suçu nedir bilemeden yıllarca hapiste yattığı bu ülkede, idamlık suçları açığa çıkmış olanların meclise taşınması hukukla alaydan başka birşey değildir. Selamler.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Aşağılık Kompleksi yazısına ismailkazdal tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.ismailkazdal.org/asagilik-kompleksi/comment-page-1#comment-436</link>
		<dc:creator>ismailkazdal</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Apr 2012 03:09:06 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ismailkazdal.org/?p=1472#comment-436</guid>
		<description>Bu soruya cevap, önce aşağılık kompleksinin ne olduğunu açıklamakla başlar.
Aşağılık kompleksi, bir takım insanların ya da zümrelerin karşısında hissedilen eziklik duygusudur. İçinde gıpta, korku, hayranlık, menfaat beklentisi gibi duygular taşımaktadır.
Aşağılık kompleksinin en büyük sebebi korkudur. Korkudan beslenen bir kişiliksizliktir aşağılık kompleksi.
Korku, yalana dolana, sinsiliğe, takiyyeye yol açar. Herkesi idare etmek riyakarlığına sürükler insanı. 
Hür teşebbüs ataklarını önler, verimliliği öldürür korku. Pısırıklık, tabiatı olur korkan insanın.
Korkunun kaynağı başta ceberrut devlettir. Devlet güçlerin koyduğu tabulardır. Evet, tabular korkudan beslenirler.
Doğarsın, ana-baba korkusu, okula gidersin hoca korkusu, koca korkusu, kadının boynuzlama korkusu,  askere gidersin komutan korkusu, polis, jandarma, yargı korkusu ve hepsinden de beteri, güçlülülerin elinde olan maişet korkusu. Bütün bunlar korku toplumlarının doğmasına sebep olmuştur.
Bizim toplumumuz gözünü açarak birey olamamış kişilerden oluşmaktadır.
Çünkü çok amansız otoritelerin yönetiminde yaşamıştır tarih boyu.
İki kişiyi bir arada yürürken görmeyeceğim diyen tiranlar görmüştür bizim tarihimiz.
Bize, yani Türklere ait özel duruma gelince de, İslamdan uzaklaşma devlet kararından sonra, otoritenin bir numaralı düşmanı Müslümanlar olmuş ve her fırsatta ezilmeye çalışılmıştır. Yani özel bir korku sahibi olmuştur Müslümanlar. 
Tabi bu korkuyu emir sahiplerini kutsamak da desteklemiştir. Bu duygu, azat kabul etmez bir köle haline getirmiştir toplumu. Zaten aşağılık kompleksini besleyen en büyük amil de bu devlete itaat duygusu olmuştur.
Öyle ki, kendi seçtiği vekillerine bile saygı duyma durumundadır birey olamamış kimseler.
Kişilikli birey olmaya mani olan dini itikatlarımız vardır. Şeyhimiz, liderimiz, anamız-babamı ve hele devletimiz hiç yanılamaz.
Birilerine duyduğumuz aşırı hayranlık da aşağılık duygusuna götürür kişiyi. Ulaşılamayan imrenme de aşağılık kompleksinin babası olur.
Hasılı, aşağılık kaompleksinin birçok sebebi vardır. Ama bizdeki kompleksin en büyük sebebi korku ve hayranlık duygusudur.
Tabi bu korku ve hayranlık duygusunun, asıl hayran olunacak ve korkulacak kudretin Allah olduğunu unutmaktan doğduğunu da unutmamak gerekmektedir. Allahtan korkmayan yeryüzü güçlerinden korkar ve o güçlerin karşısında aşağılık duygusuna kapılır.
Bizim ülkemizde tarih boyu erklerden dayak yemiş ve isteyerek köle durumuna düşmüş ve zenci sıfatını kazanmış kimseler, Müslüman olamamış Müslümanlardır.
Şu anda hükümet olan Müslüman kadrolar, devletten korkusunu, dolayısı ile de aşağılık kompleksini kırmaya çalışmakta ve hayli de başarılı olmaktadır. Ama yine de bazı kereler bu korkunun ve aşağılık duygusunun tezahürlerini görmekteyiz.
Mesela mı? Kanuni olarak Milletvekili seçilme hakları olmayan kimselerin devlet güçleri tarafından seçildiğini bile bile, devlet partilerin baskısıyla gayri hukuki olarak affedilmesini sağlamaya çalışmak, aşağılık kompleksinden doğmaktadır. Halbuki, devlete taviz vermekle hiçbir şey kazanılamayacağın hükümet dahil  herkes bilmektedir. Bu devletin, Müslümanlar kendisine ne kadar taviz verirse versin, onlarla barışması mümkün değildir. Aşağılık korkusundan kurtulup, artık herşeyin üzerine korkusuzca gidilmesi zamanıdır.
Hadi, yenin ve silip atın aşağılılk komplekslerinizi ve böylece de milletin korku zincirlerini de kırın. Korku ve hayranlıktan doğan aşağılık kompleksinden kurtarın bu mazlum toplumu. Bunu yapın ki, her birey kendisini devlet sayabilsin. Yalnız Allah&#039;a kul olma şerefine ulaşsın. 
Aşağılık kompleksine bir kaç örnek sunalım. Milletin dinine ve de partilerine açıkça söven Baro başkanlarını t.v. lerinde konuşturmak, aşağlık kompleksidir. Bana kimse tarafsızlık demesin.  Tarafsızlık biz zencilere küfrettirmeyi gerektirmez.
Bir kulup başkanının keyfi olarak mahkeme salonunu terketmesine engel olamamak bir aşağılık kompleksidir.
Kerelerce müebbete mahküm edilesi fiillerden tutuklanan paşaları lüks şartlarda yaşatmaya çalışmak aşağılık kompleksidir.
Türk ceza kanunlarının çeşitli maddelerine göre suç olan şahsiyete hakaretlere katlanmak bir aşağılık kompleksidir.
Askeri darbeye çağıran, davete icabet etmeyince de hakaretler yağdıran İstanbul Barosu başknına tv. sinde programa  alma aşağılık duygusudur.
Milletin değil devletg partilerinin büyük suçlara ortak olmuş vekillerini, Beyaz Türk&#039;lerin hatırı şerifi için hapishaneden çıkartmaya kalkışmak aşağılık duygusudur. 
Askeri anahazsaları değiştirmek ve sivil anayasaye geçmek için, bu anayasalardan sorumlu olan devlet partileriyle mutabakat aramak aşağılık kompleksidir.
Beyaz Türklerin hakmiyetini devam ettirmek için izinsiz yürüyüşler yaptırılan ve çevreyi yakıp yıkanların bazılarını tutuklayıp akşama serbest bırakmak aşağılık kompleksidir.
Örnekleri çok uzatabiliriz. Ama ne dediğimizin anlaşıldığını söylerek yazıyı bitirelim.
Selamlar.

</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bu soruya cevap, önce aşağılık kompleksinin ne olduğunu açıklamakla başlar.<br />
Aşağılık kompleksi, bir takım insanların ya da zümrelerin karşısında hissedilen eziklik duygusudur. İçinde gıpta, korku, hayranlık, menfaat beklentisi gibi duygular taşımaktadır.<br />
Aşağılık kompleksinin en büyük sebebi korkudur. Korkudan beslenen bir kişiliksizliktir aşağılık kompleksi.<br />
Korku, yalana dolana, sinsiliğe, takiyyeye yol açar. Herkesi idare etmek riyakarlığına sürükler insanı.<br />
Hür teşebbüs ataklarını önler, verimliliği öldürür korku. Pısırıklık, tabiatı olur korkan insanın.<br />
Korkunun kaynağı başta ceberrut devlettir. Devlet güçlerin koyduğu tabulardır. Evet, tabular korkudan beslenirler.<br />
Doğarsın, ana-baba korkusu, okula gidersin hoca korkusu, koca korkusu, kadının boynuzlama korkusu,  askere gidersin komutan korkusu, polis, jandarma, yargı korkusu ve hepsinden de beteri, güçlülülerin elinde olan maişet korkusu. Bütün bunlar korku toplumlarının doğmasına sebep olmuştur.<br />
Bizim toplumumuz gözünü açarak birey olamamış kişilerden oluşmaktadır.<br />
Çünkü çok amansız otoritelerin yönetiminde yaşamıştır tarih boyu.<br />
İki kişiyi bir arada yürürken görmeyeceğim diyen tiranlar görmüştür bizim tarihimiz.<br />
Bize, yani Türklere ait özel duruma gelince de, İslamdan uzaklaşma devlet kararından sonra, otoritenin bir numaralı düşmanı Müslümanlar olmuş ve her fırsatta ezilmeye çalışılmıştır. Yani özel bir korku sahibi olmuştur Müslümanlar.<br />
Tabi bu korkuyu emir sahiplerini kutsamak da desteklemiştir. Bu duygu, azat kabul etmez bir köle haline getirmiştir toplumu. Zaten aşağılık kompleksini besleyen en büyük amil de bu devlete itaat duygusu olmuştur.<br />
Öyle ki, kendi seçtiği vekillerine bile saygı duyma durumundadır birey olamamış kimseler.<br />
Kişilikli birey olmaya mani olan dini itikatlarımız vardır. Şeyhimiz, liderimiz, anamız-babamı ve hele devletimiz hiç yanılamaz.<br />
Birilerine duyduğumuz aşırı hayranlık da aşağılık duygusuna götürür kişiyi. Ulaşılamayan imrenme de aşağılık kompleksinin babası olur.<br />
Hasılı, aşağılık kaompleksinin birçok sebebi vardır. Ama bizdeki kompleksin en büyük sebebi korku ve hayranlık duygusudur.<br />
Tabi bu korku ve hayranlık duygusunun, asıl hayran olunacak ve korkulacak kudretin Allah olduğunu unutmaktan doğduğunu da unutmamak gerekmektedir. Allahtan korkmayan yeryüzü güçlerinden korkar ve o güçlerin karşısında aşağılık duygusuna kapılır.<br />
Bizim ülkemizde tarih boyu erklerden dayak yemiş ve isteyerek köle durumuna düşmüş ve zenci sıfatını kazanmış kimseler, Müslüman olamamış Müslümanlardır.<br />
Şu anda hükümet olan Müslüman kadrolar, devletten korkusunu, dolayısı ile de aşağılık kompleksini kırmaya çalışmakta ve hayli de başarılı olmaktadır. Ama yine de bazı kereler bu korkunun ve aşağılık duygusunun tezahürlerini görmekteyiz.<br />
Mesela mı? Kanuni olarak Milletvekili seçilme hakları olmayan kimselerin devlet güçleri tarafından seçildiğini bile bile, devlet partilerin baskısıyla gayri hukuki olarak affedilmesini sağlamaya çalışmak, aşağılık kompleksinden doğmaktadır. Halbuki, devlete taviz vermekle hiçbir şey kazanılamayacağın hükümet dahil  herkes bilmektedir. Bu devletin, Müslümanlar kendisine ne kadar taviz verirse versin, onlarla barışması mümkün değildir. Aşağılık korkusundan kurtulup, artık herşeyin üzerine korkusuzca gidilmesi zamanıdır.<br />
Hadi, yenin ve silip atın aşağılılk komplekslerinizi ve böylece de milletin korku zincirlerini de kırın. Korku ve hayranlıktan doğan aşağılık kompleksinden kurtarın bu mazlum toplumu. Bunu yapın ki, her birey kendisini devlet sayabilsin. Yalnız Allah&#8217;a kul olma şerefine ulaşsın.<br />
Aşağılık kompleksine bir kaç örnek sunalım. Milletin dinine ve de partilerine açıkça söven Baro başkanlarını t.v. lerinde konuşturmak, aşağlık kompleksidir. Bana kimse tarafsızlık demesin.  Tarafsızlık biz zencilere küfrettirmeyi gerektirmez.<br />
Bir kulup başkanının keyfi olarak mahkeme salonunu terketmesine engel olamamak bir aşağılık kompleksidir.<br />
Kerelerce müebbete mahküm edilesi fiillerden tutuklanan paşaları lüks şartlarda yaşatmaya çalışmak aşağılık kompleksidir.<br />
Türk ceza kanunlarının çeşitli maddelerine göre suç olan şahsiyete hakaretlere katlanmak bir aşağılık kompleksidir.<br />
Askeri darbeye çağıran, davete icabet etmeyince de hakaretler yağdıran İstanbul Barosu başknına tv. sinde programa  alma aşağılık duygusudur.<br />
Milletin değil devletg partilerinin büyük suçlara ortak olmuş vekillerini, Beyaz Türk&#8217;lerin hatırı şerifi için hapishaneden çıkartmaya kalkışmak aşağılık duygusudur.<br />
Askeri anahazsaları değiştirmek ve sivil anayasaye geçmek için, bu anayasalardan sorumlu olan devlet partileriyle mutabakat aramak aşağılık kompleksidir.<br />
Beyaz Türklerin hakmiyetini devam ettirmek için izinsiz yürüyüşler yaptırılan ve çevreyi yakıp yıkanların bazılarını tutuklayıp akşama serbest bırakmak aşağılık kompleksidir.<br />
Örnekleri çok uzatabiliriz. Ama ne dediğimizin anlaşıldığını söylerek yazıyı bitirelim.<br />
Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>

