Dindar Nesil Tartışmaları
ziyaretci | Şubat 7, 2012
Başbakan, dindar bir nesil yetiştirmekten bahsetti, Beyaz Türklerin bütün kimyası bozuldu. Gerçekten de Beyaz Türkler bu kadar mı din düşmanıdırlar?
346 kez görüntülendi.
This post was submitted by Hüseyin kılıç.
Benzer Sorular
Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Dindar, malar, Nesil,
Cevabım: “Dindar Nesil Tartışmaları”
Cevabım
« Şeriat | Anasayfa | Mit Müsteşarı Operasyonu neyin nesidir? »










Gerek şu anda kapanmış durumda olan kuranikerim. org adlı sitede, gerekse de adıma açtığım bu sitede vermiş olduğun 3500 civarındaki cevaplarda, sırası geldiğinde bahsetmiş ya da değinmiş olduğum önemli konulardan biri, batıl geleneklerine sımsıkı bağlı Türk devleti kadar İslam düşmanı olan başka bir devlet olmadığıdır.
Niçin böyledir? Çünkü, ilk mağlubiyetin mütareke masasına (Karlofça 1699) oturduğumuzda, içine düşülen acı durumun sebebi araştırılmış ve bu acı mağlubiyetin faturası da İslama kesilmiştir de ondan.
Evet, Sürekliliği olan devlet ilk mağlubiyetin sebebini İslam’a yüklemiş ve o tarihten sonra yönünü kendisini mağlup eden Batıya çevirmiş ve bu medeniyeti taklit adına İslam düşmanı bir devlet haline gelmiştir.
Halbuki ise, İtham ettiği İslam, çerçevesini devletin çizdiği bir dindi. Yani, devletleştirilmiş bir İslam diniydi. Çünkü, İslam dininde bütün saltanat Allah’ındı ve Allah kendi saltanatına ortak kabul etmiyordu. Başka bir ifadeyle soy sop imtiyazından doğan saltanat sistemini kökünden reddediyordu.
Dini saltanatın emrine alan hiçbir devlete İslam devleti denemezdi. Ama, Emevilerden itibaren İslam’ın bu en önemli ilkesi darmaduman olmuş ve İslam dini saltanatın, yani insanlardan oluşan mutlak otoritenin yardımcısı bir din haline gelmişti,
Böyle olduğu içindir ki, mağlubiyeti İslama değil, devlet dinine fatura etmek gerekti. Ama böyle bir anlayış devleti itham etmek anlamına gelirdi ki, bizim dünyamızda devlet asla hata etmezdi.
Kendisini itham etmeyen devlet, İslamı itham etti ve ilk mağlubiyetten bu yana İslam düşmanlığını devlet paradikmasının merkezine oturttu.
1700 lü yılların başında bu yana, bazı Müslüman Padişahların direnmelerine karşın, devlet, yani, merkezinde Askerin yer aldığı burokrasinin yürüttüğü İslam düşmanlığı politikası, günümüze gelinceye kadar, ülke nufusunun yüzde yirmisini, İslam düşmanlığına dönüştürdü, dönüştüre bildi. İşte bu oranı bugün CHP temsil ediyor. Onun içindir ki, Tayyib Erdoğan kardeşimizin “Dindar Nesiller” ifadesinin üzerine akbabalar gibi saldırdılar ve bu saldırıya da devam ediyorlar.
Önce şunu belirtelim ki, bu dünyada sadece Müslümanların dayatma hakkı yoktur. İslam tebliğ dinidir. Bu tebliğin içinde zorlama, dayatma unsuru yoktur. Zaten, dayatmayı, sadece otoriter devletler yapar. Fertten ferde yapılan tebliğde zorlama gücü yoktur zaten. Zorlamayı sadece ceberrut devlet yapar.
Allah kendi Resulune, “Sen kimsenin velisi, bekçisi, hidayetçisi değiisin. Sadece bir tebliğcisin” buyururken, kimse çıkıp da, tebliğde zorlaycı unsurlar kullanamaz. Böyle yaparsa, şahsen ben bir Müslüman olarak bu durum karşısında ayaklanırım. Çünkü, din, insanın kendi hür iradesiyle seçtiği bir kurumdur. Onun için, din insanın en üst kimliğidir. Kimden, hangi ırk ya soydan gelmek de birer kimliktir ama, seçimli bir kimlik değildir. Ama din, seçimlidir ve seçmek için seçme iradesi olmalıdır.
İşte çok yakından tanıdığım Tayyib kardeşimiz, bu seçim hakkından bahsediyor. İnsanın din, yani hukuk seçmesinin önü açık olmalıdır diyor.
Zaten, hangi din adına olursa olsun, baskı, Müslümanın savaş sebebidir. Yani, insanın hür iradesine yapılan herhangi bir baskı, Müslümanı ayaklandırır, ayaklandırmalıdır.
“Sizler de şöyle şöyle baskılar yaptınız” gibi lafları hiç sevmiyorum. Bir Müslüman sadece doğruyu savunur. Başkalarının aynı suçu işlemesi, bizim işlediğimiz suçu örtmez. Suç suçtur. Hür insana her hangi bir dini dayamak suçtur, işte o kadar. Müslüman, ötekilere “Sen de işledin” diyerek kendini kurtaramaz.
Kısaca, Müslüman, din dayama suçunu işlemez, işleyemez.Sadece din seçme iradesi kullanılmasının önünü açar. Tayyib kardeşimizin sözleri de bunu içermektedir.
Peki. O zaman nedir bu kızılca kıyametin sebebi? Çünkü, İslam düşmanı Beyaz Türkler biliyor ki, ülkede fikir ve vicdan hürriyeti alabildiğine serbest kalırsa, artık batıl hayat anlayışlarına bu ülkede hiç kimse inanmayacak. Eğer Müslümanlar, tarihte hiç olmayan kadar, Kuran İslamını temsil etmeyi başardılar mı, o zaman bütün batıl inanışlar kabak gibi ortaya çıkacak. Sosyal, Siyasal ve ekomik alandaki yalanlar, insanlar tarafından açıkça görülür ve bu yalanların sahipleri sürratle yanlız bırakılır. Kısaca, hak gelir, batıl zail olur.
Kuran Müslümanlarının karşısında, bütün batıllar, yalanlar ve aldatmacalar, birer birer yok olur gider. Eğer, her devir için önerileri olan Kuran devreye girerse, Kuran ahlakı Müslümanların günlük hayatını tanzim ederse, Beyaz Türklerin yalancılığını örten boyaları dökülür, insanlar, hakkı hak olarak görür ve fevç fevç ona koşar.
İslam düşmanlarının en büyük destekçisi, hakkın batılla karışmasıdır. Hak batıl farkını anlamayı zorlaştıran durum, hakkın batılla içiçe olmasıdır. Eğer, Kuran Müslümanı, Kuran medeneyiyetini açıkça tartışabilirse, Kuran ahlakının hudutlarını, diğer medeniyetlere karşı üstünlüğünü, hakkı hak, batılı da batıl olarak gösterebilirse, düşmanları kar gibi erir. İşte o zaman mahalle baskısı neymiş açıkça görülür.
Utanmadan, bireyin en tabii hakkı olan, inançlarına ortak arama heyecanını, mahalle baskısı olarak nitelediler. Her insanın fıtratında, inançlarına ortak arama duyguları vardır. Malüm, herkes sevdikleri ile haşrolur. İnsanın birbirini sevmesi de, müştereklerinin çokluğuna bağlıdır. Meyhaneci meyhaneciyi, kumarcı kumarcıyı, zani zaniyi, gaspçı gaspçıyı sever. Güzel ahlaklı da elbette güzel ahlaklıyı sever.
Şeytan, sapıklığa çağırır ama, kendi değerlerini sapıklara değil, doğru ahlaklı kimselere emanet eder. Yani, pezevenk kendi eşini pezevenge değil, ismet ve iffete saygı gösteren kimselere emanet eder.
İşte, Kuran Müslümanı, Kuran ahlakının bütün güzelliklerini açıkça gösterme imkanı bulursa, olacak olan budur. Onun için, İslamın açık bir biçimde tartışma alanına girmesini istememektirler.
Güzel ahlaktan sadece ahlaksızlar korkarlar. İslam da güzel ahlak medeniyetidir. İşte İslam düşmanları bunu sezdikleri için yaygara koparıyorlar.
Hayır. Müslümanların, kendi inançlarını kimselere dayatmaya hakkı yoktur. Ama, Müslümanca duruş, çok etkili olur ve Fetih Suresinde anlatılan hikmet devreye girer. Mealen ne diyor bu surada cenabı Hak: “Sen, Allah’ın yardımına layık olursan, onu hakkedersen; önündeki engeller birer yıkılır, bütün yolların açılır. Bunu gören insanlar, sana bu gücü her ne veriyorsa bizi içine al diyerek fevç fevç sana koşarlar….” İşte bundan korkuyor aymaz İslam düşmanları.
Bu İslam düşmanlığının Partisinden bir kadın, “dinliyle dinsizi ayıracak bir terazin mı var?” diye soruyor Tayyib kardeşimize. Onun yerine biz cevap verelim bu soruya: Kuranın bir adı da FURKAN dır. Yani, farkları açıklayan. Farklılıkların turnusol kağıdıdır adeta. Öyle ya, Müslüman içki içmez, kumar oynamaz, faiz alıp vermez, alana verene aracı olmaz, iffete ismete karşı olmaz, helal kazanılmış ve helal amaçlarla kullanılan malı mülkü haset etmez, karaborsa ve ihtikar yapmaz, haksız yere kimseyi öldürmez, gani ve cömert olur, her türlü yardıma koşar, dünyanın en ıssız köşelerinden birinde, başta insan olmak üzere her hangi bir canlıya eza edildiğini duyarsa yüreği parçalanır, hiçkimseye hiçbir inanç adına baskı yapmaz. Daha sayısız fazilet kurallarını sayabiliriz. Şimdi bunlara dikkat eden bir Müslümanla, bu ilkelere karşı olan kimseler, birbirinden ayrı değil midir?
İkna odalarında baskı yapılan ve örtülü kızı travmaya sürükleyen bir öğretim üyesiyle, hiç kimseye kılık kıyafetinden dolayı her hangi bir baskı yapmayan, doğal bulan bir öğpretim üyesi, birbirinden farklı değil midir?
Türbanı ya da örtüyü insan hakkı sayıp, serbest bırakmak için kanun yapanla, bu kanunu iptal etmesi için Anayasa mahkemesine koşan birbirinden farklı değil midir?
Dinin lehine bir söz duyduğunda, tüyleri diken diken olanla, dini, muhabbetlerinin konusu yapan arasında fark yok mudur?
Evet. Bu örnekleri sonsuza kadar uzatabiliriz. Ama, hak dini İslamın yerine, Kemalist bir dini ikame etmeye çalışan CHP nin üst makamlarındaki bir kadın, dindarlığın bir kriteri mi var diye soruyor? Ne ahmakça bir soru, öyle değil mi?
PEKİ, DEVLET DİNDARLIĞI TEŞVİK EDEBİLİR Mİ?
Din güzel ahlak temeli üzerine bir toplum planlaması yapılmasını ister. Yani, devlet, güzel ahlakın yerleşmesini sağlamaya mecburdur. Zaten, hukuki yasalar koymak da güzel ahlakı yerleştirmek maksatlı değil midir? Hukuk neleri yasaklar? Elbette kötü ahlakı, Cinayet kötü ahlaktır, hırsızlık, yankesicilik, rüşvet, karaborsacılık, zina, sarhoşluk, kumar v.s. kötü ahlaktır da onun için yasa dışıdır. İşte, içtimai mukavele, onun için ahlaksızlıkları bertaraf eden içeriklere sahip olmalıdır. Devlet de, zaten içtimai mukaveleyi uygulayan bir kurumlar toplamı değil midir? Öyleyse, güzel ahlakı, yani, sapıklıkları önlemek, devletin asli görevidir.
Devlet, güzel ahlaka aykırı kanunlar yapma hakkına sahip değildir elbet. Sadece, toplum mukavelesini uygulamaya mecbur bir kurumlar manzumesidir. Toplumun ahlaki yapısının sonucu olan içtimai yapıya karşı kanun yapan devlet, elbette ki ceberrut bir devlettir.
Kanunlar niçin vardır? Elbette, sapıklıkları önlemek için. İşte bu görevini destekleyecek sosyal kurumlar oluşturmak da devletin görevidir.
Devlet, kendine sadık vatandaş yetiştirecek bir milli eğitim sistemi oluşturamaz. Zaten, çocukların eğitimi, onların bütün çilesini çeken ana-babanın hakkıdır. Ana-baba, çocuğunu istediği gibi eğitme hakkına sahiptir. Çünkü, hiçbir ana-baba, çocuğunun kötü yetişmesini, başkalarına kul olacak bir şekilde eğitilmesini istemez. Hep ilerdeki hayatında başarılı olmasını temin edecek biçimde eğitir çocuklarını.
Devletin yapacağı iş, çocuklara meslek kazandırma işidir. Yani, öğretimdir. Öğretimin de zaten, millisi, gayrımillisi yoktur, Çünkü öğretim, yani kariyer, evrenseldir.
Netice olarak, İslam dini güzel ahlak kurumudur. Kanunlar, içtimai mukavele temeline uygun olarak çıkarılır. İçtimai mukavele de gücün değil, hakkın, hakların üzerine oturur. Kanunların, suçu önlemek maksadı vardır. İnsan yapar eder, hukuk ona göre kanun yapar değil. İnsanların suç işlemesine sebep olan vesileleri ortadan kaldırmaya mecburdur, hakka, yani güzel ahlaka, yani marufa dayanan yasalar.
Güzel ahlaka iman etmek bu maksat için önemlidir. Her bireyin başına yasaları uygulayan bir jandarma ya da polis dikemezsin. Onun içindir ki, birey, kendi vicdanını kendine jandarma ya da polis yapmalıdır. Bu da, ahlaki kurallara inanmakla olur. Ahlaki yasalara inanmayan bireyleri hiç kimse suç işlemekten mennedemez. Zaten böyle olduğu için kanunlar vardır. Eğer, herkes sapıklığa karşı kişilik geliştirmiş olsaydı, yani, otokontrol sahibi olabilseydi, o zaman kanun koymak gereği olmazdı. Otokontrolü de ancak güzel ahlaka iman etmek sağlar.
Bunun için de, insanın ölümden sonra dirilip kendinden çok güçlü olan Allah tarafından hesaba çekileceğine iman etmesi gerekmektedir.
Hesaba çekiciler yeryüzü güçlüleri oldukça, insanlar onların yasalarına itaat etmeyecek ve hep suç işlemeye devam edecektir.
Onun içindir ki, eğitimin merkezine Allah’a hesap vermek inancı yerleştirilmelidir. Devletin görevi de işte tam budur.
Tayyib kardeşimiz de işte tam da bunu söylemektedir ve köküne kadar da haklıdır. Sapıklıkların, yani, şeytanın emrinde olanların paniği de tam bu sebepledir. Selam ve sevgiler.