HSYK Kararı

ziyaretci | Şubat 20, 2010

Erzurum başsavısı hakkında verdiği doğrultusunda ne düşünüyorsunuz? Ergenekon davası sizce kısırlaştırılmak mı isteniyor?

386 kez görüntülendi.

http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/reddit_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/delicious_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/blogmarks_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/technorati_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_24.png

This post was submitted by Enis Duman.

Benzer Sorular

  • Benzer soru yok.

Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Karar,

Cevabım: “HSYK Kararı”

  1. ismailkazdal

    Sorduğun konu muazzam büyüklükte bir bütünlüğün küçük bir parçasını ifade ediyor. Zira, Türk ırkının, Kızıl Elma ve Ergenekon cihan hakimiyeti idealinin şu andaki içe dönük tezahürüdür sadece. Onun için bu olayı, parçası olan bütüne bağlayarak açıklamak çok isabetli olacaktır.
    Şu iki temel sebebi ya da ideali, konuyu tartışmak için düşüncemizin merkezine koymadan doğru sunuçlara gitmemez mümkün değildir. Nedir bu çok önemli iki temel unsur? Bunlardan biri DİN, öbürü ise devlettir. İnsanların başına gelen iyi-kötü her şey, bu iki unsurun ya da kurumun birbiriyle olan münasebetinden kaynaklanmaktadır çünkü. Münasebetlerde, DİN mi öncellenecektir, yoksa devlet mi? Şöyle de sorabiliriz soruyu; Hak mı, yoksa güç mü üstün tutulacaktır? Bir başka türlü sorarsak, adalet mi, yoksa zülüm mü makbul sayılacaktır. Bu sorunun bir başka çeşidi de, insan mı kutsaldr, yoksa kurumlar mı. İşte bu hayat için çok önemli insan sorununun doğru cevabı, mutlu insanların var olmasına sebep olurken, öbürü, çatışmalar içindeki mutsuz insanları üretir. Dini öncellemek bireyi hayatın merkezine koyar. Devleti öncellemek ise bireyi yok eder.İşte sorduğun sorunun cevabını bu temel espiri üzerinde cevaplayacağım inşallah.
    Böyle bir yol takib etmezsek, şu zamanda olmakta olan HSYK ve benzerleri gibi kurumların yarattığı olayları tartışmak boşa harcanan bir zaman olur sadece. Yani, meseleyi temelinden ele almazsak, ya da alamazsak, teferruatla uğraşır ve çözümsüz tartışmalarımızı sürdürüp gideriz.
    Onun için konuya, bundan en az, 300 küsür yıl önceye, Karlofça ve Pasarofça yenilgisi zamanına giderek açıklık getirmeye çalışalım. 300 yıl kadar önce bizim devlet yapımızda büyük bir kırılma ve dönüşüm yaşandı. Ve dinle devlet münasebetleri bozuldu. İşte bu bozukluk, zamanımıza kadar gelen bir dizi olayın sebebi olmuştur. Özet olarak bakalım neler olmuştur.
    Türk’lerin Kızıl Elma cihan hakimiyeti idealini gerçekleştirmek için ortada önce güçlü bir DEVLET ve bu güçlü devletin de sürekliliği gerekmektedir. İşte Türk, Kızıl Elma idealini gerçekleştirmek için önce devlet kurmuş ve sonra da bu müthiş ideali gerçekleştirmek için Ergenekon’dan dünyaya çıkmış ve konar-göçer bir toplum olarak acuna yayılmıştır, ya da yayılmaya çalışmıştır.
    Yani, Yahudilerin Siyonizmi gibi, bir Türk idealidir Kızıl Elma.
    Bir efsane gibi görülüyor öyle değil mi? Ama bütün kadim ulusların bu tarz efsanelere dayanarak yaşamlarını sürdürdükleri de açık bir gerçektir.
    Ergenekon’dan çıkış yapıldığında ortalıkta kurumsal bir devlet yapısı yoktu elbette. Bu müthiş ideal, bilek gücüne dayanarak önder olmuş, kaan, han, hakan, şahların ve yakınlarının kalplerinde taşıdıkları bir idealdir. Ta ki Büyük Selçuklu imparatorluğu zamanına kadar. İşte bu imparatorluk Türklerin kurumsal bir yapıya ulaşmış olduğu ilk devletidir. Kurumsal denince aklınıza bugünkü devlet kurum ve kuruluşları gelmesin. O zamanlar tacirlerin etkisi henüz gelişmiş değildir. Tacirler askerleri kullanacak kadar güç sahibi olmamıştır henüz. Hatta Türk örfünde tacirler ve tacirlik aşağılık işlerdendir. Türk devletinin ve de devletlerinin tek bir kurumu vardır, o da ordusudur. Çünkü, Kızıl Elma idealini ancak muharip güç sonuçlandıracaktır. Çünkü, özellikle de Türk devletlerinde bütün çağlar boyu yalnız muharip güç egemenliği yürümüştür.Onun için de ordu, evrensel konjonktür gereği, devletin mutlak hakimi olmalıdır. Başka kurumlar ortadan kalkabilir ya da kaldırılabilir, ya da değiştirilebilir, ama, ordu sürekli olmalıdır. Zaten devletin devamlılığı asker gücünün devamlılığı anlamına gelmektedir. Büyük devlet adamı demek de Askere itaat eden, (Hani, 28 Şubatın en gözü kara İslam düşmanı generali, birinci ordu komutanlığı zamanında bütün İstanbul askeri tesislerinden, halkın göreceği şekilde, “Orduya sadakat şerefimizdir” panolarını astırmıştı ya. Ordunun halkına bakışını en çarpıcı biçimde gösteren bir örnektir bu panolar. Arasıra gerçekleri söyleyen bir eski Başbakan ve Cumhurbaşkanının “Bütün dünyada önce milletler yaratılmış, sonra da o millete ordu gerekmiş ve ordu yaratılmıştır. Ama biz Türklerde önce ordu yaratılmış, sonra da bu orduya millet gerekmiş ve Türk milleti yaratılmıştır” diyerek Türklerin en büyük gerçeğini söylemişti.) gözü, kulağı onda olan siyasetçi kimse demektir.
    Türk Kara Kuvvetlerinin bin bilmem kaçıncı kuruluş yılını kutlaması boşuna değildir.
    Bilek gücüne dayalı devlet yapısını gayet başarılı ve de her ırka kafa tutabilecek bir biçimde taa 1700 lerin başlarına kadar sürdüren Türkler, Karlofça ve ardından da Pasarofça mağlubiyetinden ve akitleşmesinden sonra apışıp kalmış ve bu olaydan sonraki zamanlar Türklerin yeni milad zamanları başlamıştır.
    Bu mağlubiyet gelecek mağlubiyetlerin başlangıcı olmuştur. (Zira bu mağlubiyetten sonra Osmanlı bir takım mevzi çatışmalar dışında Batı’ya karşı hep mağlup olmuştur.) İşte bu mağlubiyetlerin sebebi, zamanın devlet üst yapısı tarafından irdelenmiş, ve mağlubiyetin faturası İslam dinine çıkarılmıştır. Çünkü iddialara göre, devletin temelleri İslam dinine dayanmaktadır. Öyleyse mağlubiyetin suçlusu, İslamdır.
    Evet. Bu yanlışların yanlışı karara varmıştır zamanın merkez gücü olan asker. Bu yanlış karardan sonra Askeri güç, devletin dayandığı sanılan medeniyet kulvarını değiştirmiş ve yüzünü, kendisini mağlup eden Batı medeniyetine çevirmiş ve o zamandan bu yana da İslamla savaşır olmuştur. Ve böylece de tarihinde ilk kez mağlubiyetinin zoruyla yapmıştır bu kulvar değişimini. Bu zamana kadar kendi kendine yıkılıp giden, düşmanlarının bu yıkılışlarda fazla bir etkisi olmayan Türk devletleri, ilk kez Osmanlı’da, mağlubiyetten sonra, pes etmiş, kendisini Cıhan İmparatorluğuna taşımış İslamı kökünden reddetmiştir. Artık Türk derin devleti kendi gücüne dayanarak medeniyet kulvarı değiştirme kararı verecek durumda değildir. Gözünü kulağını kendisini mağlup eden Batı güçlerine çevirmiş, küçülmüş de olsa, kendi erkini sürdürmek adına bu gücün isteklerini yerine getirmeye çalışmıştır. Ve bu hali hala sürüp gitmektedir. Ve eğer hemen aklını başına almayacak olursa, ne ulusal ve ne de bir kendine has medeniyet kimliğinden eser kalmayana kadar sürüp gideceğe benzemektedir.
    PEKİ YANLIŞLIK NEREDEYDİ?
    Şu gerçeği tespit etmemiz gerek. Mağlup olan asla mücella İslam değil, sadece onun devletleştirilmiş ismidir. İslam dini, Emevilerden bu yana devletleştirilmiştir. İslam, sosyal ve siyasal hayattan sürgün edilmiş, bu, insan için en önemli iki alana gücün, güçlünün hukuku hakim olmuştur. Halbuki, İslam dini tam da bu durumu ortadan kaldırmak için gönderilmiş bir dindi, bir medeniyetti. Gücün hukukunun yerine hakkın hukukunu koymak için indirilmişti yüce İslam.
    Onun içindir ki, bütün dünyanın gelmiş geçmiş bütün erkleri azılı İslam düşmanı olmuşlardır. Tıpkı Allah’ın kendi otoritesine şirk kabul etmemesi örneğinde olduğu gibi, yeryüzü erkleri de asla kendi erklerine ortak kabul etmemiştir. Bir bakıma insanların savaşı ve mücadelesi Allah’ın erki ile, güçlülerin erki arasında geçmektedir. Hak-batıl savaşının temelinde bu hikmet vardır.
    Devletçiliği toplumun ideolojisi haline getirmiş Türk derin devleti, yani devlet-i-ebedmüddeti, mağlubiyeti devletleştirdiği İslama yükleyeceğine, kendisini sorgulayabilseydi 1700 lü yılların başında, bugün dünyanın çehresi bambaşka olabilirdi. Devletleştirdiği hürriyet dini olan İslamı kendi rayında serbest bıraksaydı, bireyler hür kalacak ve bu hürriyetin sağladığı yeni İslam kimliği her problemi çözecek noktaya gelecekti. Hür olmayan bireyler hiçbir alanda çözüm üretemez, onun bunun mukallidi olur çıkar.
    Güçlü ve güçlü olduğu için de kendinden emin müstakil karar verebilen Türk derin devleti, artık kendi başına karara veremeyecek duruma gelmişti ilk büyük mağlubiyette. İstiklalini kaybetmişti. İstiklal, özel kimlik adına istenen bir nimet olduğuna göre, bu özel kimlik başka ve öteki kimliklere kurban edilince, neyin İstiklali istenecekti ki? Galip Batı dünyası o zamanki derin devletin yeni kıblesi olunca, İstiklal de gitmiş oldu. Tam burada işaret etmeliyiz ki, bir ülkenin İstiklalini kaybetmesi topraklarının işgal edilmesi değildir. Eğer sağlam bir toplum kimliği varsa, topraklarının işgal edilmesi bir milletin kimliğini yok edemez.
    İşte mağlubiyet başlangıcında var olan derin devlet, egemeni olduğu toprakların korunması için topluluğun asırlardır oluşturduğu kimliğini satıvermiş ve böylece intihar etmiştir. Bu mağlubiyet zamanına kadar kendi karararını kendisi alırken, bu durumunu kaybetmiş, artık yenilmiş olmanın ezikliği içinde kararlar almaya başlamıştır derin devlet. Yeniklerin psikolojisi içinde, kendi toplumuna hükmetmek hakkıyla yetinmiştir derin devlet. O zamandan bu yana, dışişleri ile ilgili hiçbir müstakil karar alamamamıştır Türk derin devleti. Böylece de Kızıl Elme ideali kendi halkına hükmetmenin aracı olmuş, ancak devletlilerin egemenliğinin bekasını sağlayan slogan olarak kullanılmıştır. İşte bu yenilgiden sonra, Türk efsaneleri, sadece devletin, yani, yerli egemenlerin egemenliğinin sürdürülmesi için kullanılan sloganlardır artık. Ve günümüzdeki Ergenekon efsanesi de bunlardan biridir. Dünyaya açılamayacağına göre, Anadolu halkını terbiye etmek için yapılan ve yapılacak olan darbelerin adıdır artık Kızıl Elma ya da Ergenekon gibi efsane kelimeler. Ulusalcıların kendi egemenliklerini yürütmek adına Milli duygular taşıyan halkı aldatmak için kullandığı içi boş efsanelerdir artık Kızıl Elma ve diğer Türk efsaneleri.
    Devletin güçlü olduğu zamanlarda sadece ulufe için kazan kaldıran asker, mağlubiyetten sonra, artık kazan kaldırma işini bırakmış ve kendi halkını provake etme işine soyunmuştur. Batılılaşmaya karar veren asker, Patrona, Kabakçı Mustafa ve Derviş Vahdeti gibi isyanlarla ve provakasyonlarla ülkeyi karıştırarak, istediği Batılılaşma sonuçlarını alma yolunu tutmuştur ve bu sistemini bugün de sürdürmektedir.
    Ülkeyi istediği gibi evirip çevirmek için sosyal yapıyı karıştırmak gerekmekteydi. Onun içindir ki sosyal yapıda birbirine zıt guruplar oluşturup, bu zıtlıkları düşmanlıklara, düşmanlıkları çatışmalara götürmek, derin devletin her zaman kullandığı bir metot olmuştur. Ülkeyi çok sıkı bir biçimde yönetmek ve ülke içinde yaşamakta olan ahaliyi mutlak köle gibi kullanmak için iç ve dış düşmanlıklar üretilmelidir çünkü. İlk mağlubiyetten sonra dış düşman üretmek o kadar kolay olmuyordu. Çünkü dış düşman üretmek için güçlü olmak lazımdı. Aksi taktirde, üretilen dış düşman gelip seni cezalandıra bilirdi. İşte onun için bizim derin devletler, iç düşmanlar üretip, sonra da kavgaları bitirmek adına harekete geçer ve böylece toplumu terbiye etmek hakkı kazanmış olurdu.
    İşte zamanın derin devleti olan asker de toplumu sert bir biçimde yönetmek, istediği yöne çevirmek için bu değişmez sistemi kullanmaya başlamıştı. O zamanlarda kullandığı ayırıcı araç şeriattı. Garnizonlardan, “Şeriat elden gidiyor” bağırtılarıyla meydana çıkılıyor ve halk tahrik ediliyordu. Bu şekilde şeriatla yaşadığını sanan halktan destek alınıyordu. Nasıl, bu metot size tanıdık geliyor mu?
    PEKİ DAHA SONRA NELER OLDU?
    Batı dinine girmeye karar veren Osmanlı ordusu, bu gücünü elbette Batı ülkelerinde yaşamasından alıyordu. Ta Viyanaya kadar dayanan Osmanlı topraklarındaki kontrolu yapanlar elbette ki profesyonel askerlerdi. Adeta bu askerler Batı aydınlanma dönemini ve sanayi devrimini bizzat içinde yaşayarak görmüşler ve elbette ki çok etkilenmişlerdi. Onun için mağlubiyeti bahane edip Batı dinine girmeye zaten hazırdılar. Onun için kolay oldu Batı adına İslahata girişmeleri. Zaten Batı hayatının tezahürlerini ülkelerine döndükçe birlikte taşımaktaydılar. moderniteyi yavaş yavaş Osmanlı ülkesine aktarıyorlardı. Moda kıyafetlerin saraylarda ve paşa konaklarında görülmesi elbette tesadüf değildi. Batı ülkelerindeki gelişmelerin içinde yaşayan askerler, bizzat gördükleri ve benimsedikleri Batı hayat tarzlarını kendi ülkelerine taşımasaydı mağlubiyetten sonraki islahat hareketleri kolayca yerleşemezdi ülkemizde. Bütün yeniliklerin asker eliyle geldiği söylenir ve bu hüküm doğrudur. Çünkü yalnız askerler dış ülkelere giderler ve halkın göremediğini onlar görürler. Bir bakıma dünyayla entegrasyonu sağlayanlar askerlerdir. Ama, sanayi devrimlerinin getirdiği imkanlar askerin bu imtiyazını elinden almıştır. İletişim araçları günümüzde artık o kadar yaygındır ki, bir bilgi sayarla küçücük bir çocuk istediği bilgiye anında ulaşmaktadır. Artık asker çağdaşlaşmaya aracılık yapma imtiyazını kaybetmiştir, denebilir. Siviller onları kat kat geçmiş durumdadır. Ve askerimiz hala bu durumu anlamamakta ve topluma islahat öncülüğü yapacağını, yapabileceğini sanmaktadır. Ülkemizdeki siyasi ve sosyal çalkantıların bir sebebi de budur.
    Neyse, biz konumuza dönelim.
    Mağlubiyette verilen karar bir türlü realize edilemiyor ve sosyal ve siyasal çalkantılar sürratle artıyordu. İslahatçılarla muhafazakarlar arasındaki çatışma, sürratle, zaten zayıflamış imparatorluğu yıkılışa ve yok oluşa götürüyordu. 854 islahat (tanzimat)fermanı dahi bu çatışmayı durduramamştı.
    NOT:DEVAM ETSİN Mİ?DEVAMINI İSTEYENLER zaferkarib@hotmail.com a bildirebilirler
    2.ci NOT: DEVAT ET DİYEN KİMSE ÇIKMADIĞI İÇİN, GERİSİNİ KÜÇÜK BİR RİSALE İÇİNDE BULACAKSINIZ İNŞALLAH
    Selamlar ve sevgiler.

Cevabım

© 2012 İsmail Kazdal. Bütün hakları saklıdır.   RSS: Yazılar/Yorumlar   Altyapı: WordPress

Webmaster:eduman