Milletce Muhtaç Olduğumuz
ziyaretci | Ocak 31, 2012
Milletçe ne yapmalıyız ki, dünyadaki silikliğimizi, acizliğimiz bertaraf edebilelim?
291 kez görüntülendi.
This post was submitted by Hamza Asyalı.
Benzer Sorular
Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Milletce, Muhta,
Cevabım: “Milletce Muhtaç Olduğumuz”
Cevabım
« Hürriyet | Anasayfa | Liberaller hakkında ne düşünüyorsunuz? »










Hamza Asyalı sormaya, İsmail Kazdal 45 yıl öncesinde cevaplamaya devam ediyor. Bu yazı, 25/2/1967 yılında ve HİLAL imzasıyla yazılmıştır.
—————————————-
NOT:Burada zaruri olarak, İsmail Kazdal’ın hangi müstear imzalarla yazılar yazdığına dair küçük bir not düşmemiz gerekiyor.
Bütün baş yazılar, Hilal imzasıyla yazılmıştır. Ki, baş yazılar kapak kompozisyonu hangi konuyu vurguluyorsa, onun açıklaması olmaktadır.
İkinci müstear İmza ise Zafir Karib’dir. Üçüncüsü ise kendi imzam olan İsmail Kazdal’dır.
Müstear imzalarım, Kamil Gören, Selahaddin Saçlı, Osmanzade gibi imzalardır.
Ayrıca, HİLAL imzası olan bütün yazılar da bana aittir.
Hilal’den Mektuplar, Hilal’e mektuplar, dergiyi taktim yazıları ve ayrıca, Hadiselerin Ardından başlıklığıyla aylık haberlerin yorumları Hilal imzasıyla tamamen bana aittir. Hatta darginin sahibi Salih Özcan imzasıyla bile yazmışımdır.
Kısaca, Hilal dergisi, 4. cildinden 7.cilde kadar, neredeyse yarısı İsmail Kazdal ve de müstearlarının yazısıdır.
Gerekli gördüğüm için belirtmek istedim.
Abdülhamit Hanın Şeyhi Zafir ailesinin mensubu olan rahmetli Halil Zafir, “Kardeşim, her yazını kendine malet. Öyle zamanlar gelir ki, şöhretini kullanmak zorunda kalırsın” tavsiyesinde bulunmuştu. Ama, idealistliğim buna izin vermemişti.
Rahmetli Halil ağabeyimin haklı olduğu ancak atmış yaşından sonra anladım. Eğer dediğini yapsaydım, en azından düşünce okulumu onun bunun parçalamısına imkan tanımamış olurdum.
————————-
ASIL MUHTAÇ OLDUĞUMUZ
Biz, bundan önceki bir çok yazılarımızda Türk entellektüel hayatının bir fikir çıkmazı içinde olduğundan bahsetmiş ve ilave ederek demiştik ki, Türkiye’de hiçbir kavramın, sistemin, nazariyenin ve hareketin mana ve medlülü bilinmemektedir.
Hiç kimse, ne istediğini ve hangi inanca bağlı olduğunu bir türlü tefrik edemiyor. Bir ideale, dünya görüşüne bağlanmanın en basit şartı, kavramların farklarını birbirinden ayırmaktır. Bu iş yapılmadan bir ideale bağlanmak mümkün değildir. Çünkü, tefrik olmadan telif yapmak muhaldir.
Binayı meydana getirecek malzemeyi tek tek tanımadan, onların bir bina içindeki yerlerini tayin etmenin mümkünü yoktur.
Bir ideoloji ve fikir manzumesi, inanç binası olduğuna göre, onu meydana getirecek inanç cüzlerini tefrik etmeden ve tefrik edilen unsurları yerli yerine koyarak uğruna yaşanılacak veya ölünecek ideal dünyayı ortaya koymadan, adil bir dünya düzeni kuramayız.
Evet. İdealistliğin en basit şartı budur. Bu basit şartı yerine getirmeyen ya da getiremeyen kimseler fikir piyasasına hiçbir doğru üretim sunamazlar.
Halbuki ise, Türk fikir piyasasını, bu en basit şartı bile yerine getiremeyen, daha da acıklısı, böyle bir şartın yerine getirilmesi gerektiğini bile idrak edemeyen, fikir kalpazanları kaplamıştır.
Fikir hayatımızı bu tipler doldurunca, Türk entellektüelini bir sistem kaosu boğmuş, neredeyse herkes ne istediğini bilemez hale gelmiştir.
Tabii ki entellektüli böyle olan toplumların fertleri, ölçüyü, büsbütün kaybeder ve ne istediğini bilememenin de ötesinde, zaman gelir ki, bir şeyler isteme meziyetini bile kaybeder. Toplumu, rüzgar önündeki yaprak gibi, her lafın ardında koşan iradesiz bir sürü haline getirir.
Biz, bundan önceki bir çok yazımızda, Türkiye’de, neredeyse hiçbir kavramın mahiyeti bilinmemektedir, derken, belki de bir çok kimse, bu iddiayı garipsemiş ve hatta saçma bile bulmuştur. İçinde yaşadığımız zaman diliminde, memlekimizde yapılmakta olan sistem mücadelesini görenler ve bu durumu gerçek bir mücadele sananlar böyle düşünebilirler. Halbuki ise, işin içyüzüne muttali olan ve gördükleri şeyler üzerinde düşünmesini becerenler, memleketimizde bir sistem mücadelesi yerine, havanda su dövme kabilinden, bir kördöğüşü yapıldığını hemence farkederler.
Bilinmeyen mefhumlar üzerine yapılan mücadeleler, cemiyetimizi takatsız düşürmekte ve her geçen gün, biraz daha kötü duruma götürmektedir.
Bu sebepledir, yapılan mücadelenin ilkelerini berraklaştırmak ve ne adına mücadele edildiğini açıkça ortaya koymak, Türk münevverlerinin en önde gelen vazifelerindendir.
Ve tarifi yapılması gereken en önemli kavramlardan biri, mahiyeti bilinmeyen “Milliyetçilik” deyimidir. Bu kelimenin ifade ettiği mana açıklanmadan, yapılacak her tartışma, büyük bir fiyaskoyla neticelenir.
Kemalisler, hangi ideoloji kostümü içine girmiş olurlarsa olsunlar, ne kadar ayrı fikir ifade ederlerse etsinler, hep birbirilerini yardımcısı durumunda olurlar. Ayrılıkları hep yüzeysel alanlarda kalmaktadır. Çünkü, hepsi de, kökte birleşmekte ve aynı batıl kaynaklardan beslenmektedirler. Onun içindir ki, mücadelede birlik halinde görünmektedirler.
Ayrıca, içinde yaşadığımız siyasi ve iktisadi düzenin bütün gerekleri de onları desteklemekte ve onlar da, kendi iradelerinden değil, fakat insiyaki bir şekilde, azami istifadeyi sağlamaktadırlar.
Ama biz, yani kemalist olmayanlar, böyle bir destekten mahrumuz. İçinde yaşadığımız hayatın destekleri bizi büyük bir baskı altına alıyor. Çünkü düzenin bütün kurumları bizim üzerimize geliyor.
Bu kadar aleyhte şartlarla birlikte, bir de gideceğimiz yolda sayısız ayrılıklar olursa ve milliyetçiliğin manası parçalara ayrılırsa, mücadelenin sonucunun ne olacağı üzerinde hiçbir şüpheye düşmememiz gerekmektedir.
Netekim, Türkiye’de ilk defa toplanan Milliyetçiler Kurultayı, bu acıklı gerçeğin dile gelmesine vesile oldu.
Kurultayı takip edenler, her kafadan bir ses çıktığına şahit olduklarında hayretlere düştüler. Halbuki bu duruma hiç şaşmamak gerekirdi. Çünkü milliyetçiliğin kapsamlı ve hudutları belli bir tanımlamasının yapılmamasına bağlı bir sonuçtu. Bir takım yuvarlak ve sunturlu sözlerle bir dünya görüşü anlatılamazdı elbette.
Herkes, milliyetçiliği, Türk milletini sevmek diye algılıyor. Eğer bu ifade bir ideali tam olarak ifade edebiliyorsa, bahsi geçen kurultayda Türk Marksistlerinin de bulunması gerekirdi. Çünkü, onlar da Türk milletini sevdiklerini iddia etmektedirler. Ve hiç bir kimse bu iddiayı yalanlayamaz. Türk milletini sevme noktasında birleşenler, ona verilmesi gereken ilaçlarda birleşemeye bilirler. Her insanın sevdiklerine karşı, bir davranış tarzı vardır. O kadar ki bazı tarzlar sevilenlerin helakine bile sebep olabilir. Hiç kimse, sevip okşarken çocuğıunu öldüren anayı sevgi ve muhabbet yoksunu olarak göremez.
Türk milletini sevmek de bir büyük düğnya görüşüne bağlanamadığı müddetçe, beslenen sevgiler Türk milletini tarih sayfasından silebilir.
Sadece, Türk kavmini seviyorum demekle, Türk milletinin hiçbir meselesi halledilemez. Bu sevgi uğruna kullanılacak ilkelerin, temelde ve bütün teferruatlarda, aynı kaynaktan beslenmesi lazımdır ki, fertlere birleştirebilsin ve millet haline getirebilsin.
Bütün mesele, sevgi izhar edilen millete layık olan dünya görüşünü doğru seçmek ve bütün insanlığın gıptasını çeken noktaya taşımaktır. Bu basireti göstermektir.
Kavmini sevdiğini iddia eden bir insan, mensup olduğu kavmin birçok müspet yanını görüyor demektir. Bir kavmin üstün niteliklerle süsleyen müessirler, benimsenmiş olam ilkeler ve düşüncelerdir.
Peki nedir Türk kavmini millet seviyesine yükseltecek ve yüceltecek ideal ilkeler? Nedir bütün bir insanlığın hayranlığını celbedecek dünya görüşü? Elbetgte ki, Türk kavmi bir bedendir. O bedene İslam elbisesini giydirince, bu kavim millet haline gelir ve insanlığın kılavuzu olur.
İnşallah gelecek sayılardan itibaren bu sorunun cevabını hep birlikte arayacağız. Hoşçe kalın.