Mit ve Cemaat
ziyaretci | Şubat 16, 2012
Her konuda cesaretli ve dimdik konuşup yazan siz, neden korkarak, cemaat hakkındaki kanaatlerinizi açıkça açıklamıyorsunuz? Selamlar.
455 kez görüntülendi.
This post was submitted by Hüseyin kılıç.
Benzer Sorular
Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Cemaat,










Bu sorunun cevabı benim gibi bireyci biri için bile o kadar zor ki.
Çünkü, birçok iyi insanı içinde barındıran bir camiayı kırmadan, dökmeden sorunu gündeme getirmek ateşten bir gömlek.
Lehinde yazı yazdığımız tek camiadır bahsini etmek zorunda kaldığımız bu topluluk.
Ama, bahsetmek zorundayız. Çünkü, bu camia ülkemizde gerçekten problem olmaya başlamıştır. Belki bizatihi kendi var oluşundan değil, algılanış biçiminden dolayı.
Onun içindir ki, ilk olarak cemaat, camia ve tarikat gibi guruplaşmaların içyüzlerini, birbirlerinden farklarını ortaya koymamız şart oluyor.
Tarikat, örnek ve önder vasıflı bir insanın karakter özelliklerine göre biçimlenen özel yoldur. Her irşat edici, inandığı ahlak ilkelerini kendi özel kişiliğinin filitresinden geçirerek olgunlaştırır ve o ilkelerin hangisi kendi mizacına daha yatkınsa, onu öne çıkarır ve kendini dinleyenleri ona çağırır. Bu ahlak mistiktir, mücerrettir ve maddi dünyadan, nefsi isteklerden kaçmaktır, manevi alanlara dalmaktır. Onun içindir ki, özellikle de vahdet-i-vucutçu (esserle müessiri birleştirmek, ya da, eseri müessirin vucudu saymak) telakkiye dayalı tarikatlar, dünya işleriyle ve dolayısı ile de bu işlerden en önemlisi olan siyasetle, yani, inancı realize eden kurumla, daha başka ifadeyle, toplum hukukuyla ilgilenmezler. İlgilendiklerinde de kendi özlerinden uzaklaşmış olurlar.
Evet, siyasi açıdan toplumu yönlendiren erklerle, sultalarla temas kurarlar. Ama bu temas, erki kendi özel mizacına çağırmak, o mizacı toplumun genel ahlakı haline getirmek için değil, daha ziyade kendi özel gurubunu otoritenin gazabından uzak tutmak ve fırsat bulduğunda da maddi destek almak maksatlıdır. Maddi otoriteyle iktidar kavgası yapmazlar, kendi manevi alemin sultanlıklarıyla yetinirler.
Zaten de, bu özel mizac gurupları hiçbir zaman otoriteye karşı koyabilecek kalabalık guruplar haline dönüşemezler. Yani, otoriteye ortak olacak maddi güce ulaşamazlar. Her gurubun dayanışması, ancak kendi tarikat kardeşleri arasında geçerli olur. Ve elbette müridanı dünyalık bakımından da emniyet duygusuna bağlar.
Bendeniz tam tersi olarak tanınmama rağmen, bu tür özel mizac çıkışlı tarikatlara, hiçbir zaman kötü gözle bakmamışımdır. Bağlılarını tam anlamıyla Dünyadan koparsa ve manevi alemlerin hazzına bağlasa, bir bakıma kaderci yapsa da, toplumu dejenere eden ahlaksızlıklara karşı bir bent oluşturdukları için, her zaman takdir etmişimdir. Çok çeşitli mizaçların tatminine zemin hazırladığı için faydalı saymışımdır. Mesela, mücerret içerikte zikir meclisleri kurarak kişinin iç dinamiklerini sakinleştirme görevini yapmasaydı tarikatlar, bir çok bireyin, iç tatmin aramak için, meyhanelere, kumarhanelere, kerhanelere tavernalara gitmesine hangi kurum engel olabilecekti ki?
İnsanın stresini boşaltacak daha faydalı çağdaş kurumlar oluşturuluncaya kadar, tekke kurumuna ihtiyaç olduğuna inanmaktayım. Hakkımdaki bazı yanlış hükümleri düzeltmek, bana yanlış hükümler üzeriden buğz edenleri, bir mümin için yasak olan gıybetten kurtarmak için yapıyorum bu açıklamaları.
Benim, aleyhinde bulunuduğum, tasavvuf kurmunun vahdet-i-vucut telakkisidir. Yani, içkin değil aşkın bir üst kudrete inanmcımdan ötürü, tasavvufun, eser müessir birlikteliği itikadına elli küsur yıldan bu yana karşı çıkıp durmaktayım. Benim inancım, Allah’ın bütün eserden müteal olduğudur. Bu inacımı tek başına İHLAS süresi zaten açıklamaktadır.
Cemaatçilik ise, özel mizaclar guruplarını biraz daha genişleten bir yapıdır. Elbette tarikatlardan daha fazla dünyacıdır.
Bir camia ya da tarikat kurumu, siyasat alanına girdiğinde, zaten problem olmaması mümkün değildir.
Onun için bahse konu olan bu camianın genel caddesini kuran zat, kendisini takip edecek bağlılarına siyaseti yasaklamıştır. Bir toplumun yüzde yetmişini risale kardeşi yapmadan, fiilen siyasete atılmayı hoş karşılamamıştır. Çünkü ona göre, ortalıkta mücerret anlamda iman yoktu ve önce iman gerekmekteydi. Yani dini, yani hukuku değil, tevhidi kurtarmaya soyunmuştu. Bunu yapabilmek için de eserle müessir birlikteliğini kurmalıydı. Ve yaratıcıyı eserinden hareket ederek ispatlamalıydı.Yani, vahded-i-ivucut telakkisinden uzak bir vahded-i-şuhudçu idi. Doğrusu bu ya, eserden müessire yol alması mükemmeldi.
Asıl güncel konumuza gelecek olursak, yani, şu andaki hükümeti bahsi geçen camianın yönetip yönlendirdiği konusa girersek şunları söyleyebiliriz.
Öncelikle, siyaseti bir tek camiada ya da tarikatta toplarsak, diğer camiaları ötekileştiririz. Her camianın karakterinde kendi camiasının dışındakileri ötekileştirmek vasfı vardır. Başkalarını, camianın dışında kalanları ötekileştirmeden kendine has, müstakil bir camia olunamaz çünkü. Camia olmanın tabiatına aykırıdır diğerlerini ötekileştirmemek.
Çünkü, her camia ya da tarikat, kişi çevresinde toplanmakla teşekkül etmektedir. Ve elbette kişinin özel mizacı, tarikat ya da camianin tutkalı olmaktadır.
Kimi camia önderi cemalli, kimisi celalli, kimi halim selim, kimi hareketli olur. Elbette düşünce ve inançları, ya da davet ettiği umdeleri, ilkeleri de, özel karaktere uygun olacaktır.
Bu durumda, özellikler genele dayatılmaya başlanılacaktır. Ve de, bütün değişik mizaçlıları dışlamış olacaktır. İsterse de hoşgörü ilkesini kendisi için rehber edinmiş olsun.
Camia ya da tarikat özel mizacın temsilcisi olduğu için, bu durum da manevi alanın tecellisi demek olduğundan, evrensel bir dünya görüşü iddiası olamaz. Özel mizaçlar, aynı mızaçta olanları bir araya toplar. Halbuki, insan çok karmaşık ve kompleks bir yaratıktır. Öncül sayılan bir tek mizaca sığdırılamaz. Tek mizaca bağlanma, kişileri kendi içine hapseder. Bizim Resulumuze gelene kadar, bütün nebi ve resullerin çağırısı, özel topluluklara idi. Ey kavmim, ey ailem gibi hitaplarla davetlerini yaparlardı önceki uyarıcılar. Ama Resulumuzün dilinde biz insanlara indirilen ayetlerdeki davet hitabı “EY İNSAN” dır. Ve doğrudan bireyi muhatap almaktadır yaratan. İşte zaten İslam bunu için son dindir, Resul son Resuldür, Kuran bütün ilahi ilkelerin toplamı son kitaptır. Çünkü, Kuran’ın indiği zaman dilimi içindeki insanlık en son dini alacak rüşte ulaşmış durumdadır.
Kuran, bir tek insanın mizacını temel hüccet olarak kabul etmez. Bütün aracıları devreden çıkarır ve insanı doğrudan Allah’a, yani, O’nun kelamı olan Kuran’a bağlar. Böylece kişiyi değil, ilkeyi ön plana çıkarmış olur. Çünkü, kişi, ne kadar yüksek kavrayış seviyesinde olursa olsun, kendi, zaman, mekan şartlarının mahkümudur. Ve ancak kendi zamanını oluşturan şartlara göre kimlik kazanır, kendi zamanına ait problemlere bu kimlikle çare üretir ve baki aleme göçer gider. Ama zaman akıp gitmekte, akan bu zamanlarda ortaya çıkan yeni şartlarda yeni kimlikler ortaya çıkar ve bu yeni kimlikler, kendi zamanlarının problemleri üzerinde çözümler üretir. Ve bu sürec ya da devinim zamanla birlikte akıp gider. Bu akıp giden zamanla birlikte insan idraki de evrilir durur.
Bunun içindir ki, büyük ve donanımlı insanlar değil, ilkeler önemlidir. Ama, özel mizaca dayalı camialarda, fikirler değil liderler önemlidir ve lider yok olduğu zaman, onda temsil edilen ilkeler de karmakarışık hale gelir.
Bu karmaşadan da uyanıklar, ya da maddi gücü olan teşkilatlar faydalanır, manevi ya da mücerret ahlak çerçevesinde oluşmuş camiayı kendi karanlık niyetlerine alet etmeye başlar.
Bahsi geçen camia bu duruma düşmüş olabilir mi? Başka türlü soracak olursak, bu camia başka güçlar tarafından kullanılacak cesamete ulaşmış mıdır? Sorulacak soru bizce budur. Bizce ulaşmamıştır ama, bu camiya sadakatla bağlanmış titr sahibi bazı tanıdıklarım, Ergenekon davalarını kendilerinin ortaya çıkardığını söyleyebilmişlerdir. Hatta, bu tarz konuşan bir tıb mensubunu, “Oğlum, söylediklerin doğru bile olsa, (ki doğru deyildir), camianızı hedefe koymak açısından ahmaklıktır. Ayrıca, camianın kökü olan zat, sayınız toplum içinde belli bir orana çıkmadan siyaset yapmamanızı tavsiye etmiştir. Toplumun büyük bir çoğunluğu risale kardeşi olduğunda, zaten bir toplumu otamatikman kendisine evirir ve mutlak erk haline gelir. Çatışmadan, kırıp dökmeden, kimselerin kalbini kırmak mecburiyetinde kalmadan, sadece tebliğle bu toplumu dönüştürmeyi salık vermiştir kendi bağlılarına.
Yani, şu anda ihvanlar siyasete doğrudan müdahale ediyorlarsa, kendi üstatlarına ihanet ediyorlar demektir. Ya da, samimi ihvanların kontrolünde kalamayacak kadar büyümüşlerdir.
Zaten manevi beraberlikleri, başta devlet örgütü olmak üzere her zaman maddi sebeplerin argümalarını kullanan teşkilatlar kullanırlar. Acaba, camia bu duruma mı gelmiştir?
Müşahhas olayları takip ederek bu sorunun cevabını arayacağız inşallah.
Bu can alıcı sorunun cevabına girmeden önce, cemaatleşmenin, insana verdiği güven duygusunun nerelere kadar vardığını anlatan bir anımı anlatmak isterim.
Bin dokuz yüz atmışlı yıllardaki bir seçim arefesinde, Bayezıttaki Beyazsaray kitap çarşısında yer almakta olan Nur kardeşlere ait bir dükkanın içinde beş altı arkadaşın büyük bir heyecanla, ellerinde kağıt yapraklarıyla oradan buraya hareket eder gördüğümde, içeri girip selamladım. Ama selamımı alacak zamanları yoktu ki, duymadılar bile. Bir müddet kalıp ne yaptıklarını, neyi tartıştıklarını anlamaya çalıştım ve az kalsın aklımı kaçıracak bir tartışmaya şahit oluyordum. Yakınlaşmış seçimlerde, seçime girecek partilere kaçar milletvekili vereceklerini tartışıyordular. Nasıl aklım çıkmasındı canım? O kadar kalabalıklaşmışlardı ki, seçimlere mutlak hakim olacak duruma gelmişlerdi. Camiaya O kadar hakimdiler ki, istedikleri sayıdaki ihvanı, istedikleri partiye oy verdirebileceklerinin hesabını yapıyorlardı. Tabi delirmiyeyim diye dükkandan dışarı attım kendimi.
Niye anlattım bu anıyı? Bir cemaatın içinde olmak o kadar güven veriyor ki insana, kendisini dev aynasında görebiliyor gönüldaşlar. İşte bir camia kendini çok güçlü görmeye başladı mı, yavaş yavaş kendini merkeze koyuyor ve kendinden başka herkesi dolgu maddesi olarak görüyor.
Bu duruma gelmiş camia üyeleri, artık ülkeyi kendilerinin yönettiğine inanmaya başlıyor. Gönül ittifakı, maddi güç beraberliğine dönüşebiliyor.
Böyle olunca da, ya otoriteyle pazarlığa giriyor, ya da kendini güçlü görüyorsa erki tehdit ediyor.
Camia bunların hangisini yapıyor? Bunu kestirmek oldukça zor. Camianın ana kolu, eskilerde otoriteyle pazarlık ederdi. Munafıkların başı olan bir adamın partisine milletvekili karşılığı oy vermişlerdi senelerce.
Hatta rivayet edilir ki, bir seçim öncesi, birkaç bakanlık vaadi almıştı camia bu munafık başından. Seçimi kazanan munafık başı bir tek camia milletvekilini bakan yapmayınca, camianın temsilcileri gidip durumu anlamaya çalışmış, “Niçin?” sorusuna karşı, munafık başının verdiği cevap, politik tarihe girecek şahaneliktedir: “Bu kardeşiniz başbakan, bütün bakanların başı. Size bu da mı yetmiyor?” Ne harika cevap, öyle değil mi?
Ama ana yoldan türeyen Fethullah hocacılık, sanıyorum bu yanaşma statüsonu aşmış ve bizzat iktidar ortağı haline gelmiş durumdadır.
Ana yolda kalanlar, okuyucu ve yazıcı olarak iki ana damara sahipken, sadece Risale-i-nuru okuyup yazarken, ordan ayrılan yeni camia, her şeyi okumaya başlamış, geniş kültürlülük yoluna seçmişti. Buna bizzat şahidim. Çünkü bu yeni camia doğmadan önceki topluluğa, bir yayınevi sahibi olarak bir tek kitap satamadığımı biliyorum. Ama yenilenen camia, benim beynelmilel siyaset ağırlıklı neşriyatımın bir numaralı alıcısı olmuştu.
Ve işte bu ayrılıkdan sonra camia gerçekten büyük güce doğru yürümüştü. Cemaat olmaktan çıkmış, camia statüsüne ulaşmıştı.
Ve bu camia, bir başka büyük stratejiyi benimsemiş, eğitim kurumlarına nufuz etmeye karar vererek, yolunu aramaya başlamıştı.
Önce çok kaliteli dersaneler açmış, bu dershaneleri meşhur ederek talep çoğaltmış ve ülkenin en zeki çocuklarını alarak eğitmiştir.
Fakir Öğrenciler için yurtlar açmış, hatta evler tutarak onlara sahip çıkmıştır.
İlerde kullanacakları gönülüller ordusu oluşmuştur böylece.
Bu gönüllüler ordusunu politize edip etmediklerini bilmek pek mümkün değildir. Çünkü, gerçekten de tam anlamıyla kapalı bir camiadır.Hoşgörü elbisesi giymiş kemik gibi bir güç haline gelip gelmediklerini doğrusu bilmiyorum. Aslında hoşgörü sloganı bildiğimiz anlamda bir belli hedefe giden teşkilat haline kolayca gidemez. Herkese hoş görüyle yaklaşan bir mantık eylemsel bir teşkilat haline gelemez. Eğer, eylemci ve iktidar oyunlarına iştirak edecek bir teşkilat gibi davranabiliyorsa, o zaman HOŞGÖRÜ, bir örtü olarak kullanılıyor demektir.
Zaten hoşgörü İslami bir kavram olamaz. Çünkü İslamda hadleri gerektiren suçlar vardır, bir Müslümanın bu suçları hoşgörmesi mümkün değildir. Müslüman çarpıklıkların var olduğunu bilir ve hadlere girmeyen bazı çarpıklıklara sadece tahammül eder. Meyheneyi kerhaneyi, kumarhaneyi, işrethaneyi bilir ama, onları fiil olarak hoşgörmez. Fakat, bu sapıklıklara düşmüş olanları hasta olarak görür ve tedavisine uğraşır.
Ama bu hoşgörü zırhının (ya da aynen mi inanılıyor bu slogana) gereken neticeyi celbettiğini de kabul etmeliyiz. Bu hoşgörü sloganı, camianın, bütün dünyaya açılmasına imkan sağlamıştır. Tıpkı Moon evrensel tarikatı gibi, beynelmilel güçlerden destek görmesini sağlamıştır Hoşgörü sloganı.
Dünyanın her tarafında açılan okulları açması mümkün olmazdı yoksa. Hem de ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra İslama açılan savaş zamanlarında, İslami renkli bir camianın okul açmasına ve İslam misyonunu temsil etmesine izin verir miydi Global güç.
Zaten yabancı ülkelerde açılan okullardaki misyon din değil, daha ziyade Türk milliyetçiliği misyonudur. Ülkemizde yapılmakta olan Türkçe olimpiyatları da bu iddiamızın şahididir. Türk folklor oyunlarından örnekler sunmak, Türkçe şiirler okumak, hep milli, hatta kavmi misyona işaret eder.
Bir çok şeyi anlayan ben, Türk ulusçusu olduğu söylenen Ergenekon devletinin bu camiaya neden düşman olduğunu hiç bir şekilde anlamaşımdır.
Türk ordusu, Türkçeyi, dolayısı ile de Türk sempatisini okullar aracılığıyla bütün dünyaya yaymasına neden düşmandır? Anlamak mümkün değildir. O okullarda Türk sempatisi taşıyan öğrenciler, yarınlarda kendi ülkelerinin yöneticisi, Ve Türkiye’nin bedava misyoneri olacaklardır. Böylece KIZIL ELMA idealine bağlı Ergenekoncuların istedikleri yerine gelmiş olacaktır.
Geçelim. Cemaat büyüyüp camiaya yükseldiğinde, kendini çok güçlü görmeye başlar ve elbette de mustağnileşir. Mustağnileşince de azar, azdıkça gaddarlaşır. Ben merkezciliği insaf sınırlarını aşar ve kendinden olduğunu açıklamayan Müslümanları ötekileştirir.
Her camia, İslam dininin en doğru yorumunu kendinin yaptığına inanır, kendini İslamın tek kurtarıcısı olarak görür. Böyle görünce de, bütün maddi manevi güçlerin kendisinde toplanmasını ister ve hatta bunu kabul etmeyenleri maddi manevi baskı altına almaya çalışır.
Bu iddiamı küçük bir örnekle açıklayayım.
Bir İslam mücahidesi olan kızlarımızdan biri, basın-yayın firması sahibidir. İstanbul Belediyesinin öğrencilere yardım fonundan, yüz bin ders araç gereci (Çanta ve diğer ders gereçleri) ihalesi açılır. Kızımız da bu ihaleye katılır. Üstelik de, ihale müdürünün teşfiki vardır. Çünkü bu son ihaleye kadar bu işi yürütmekte ve ihaleyi almakta olan firmadan memnun değildir. Kızımız ihale şartnamelerini tamamlar. Bütün istenen malların örneklerini yaptırır ve ihale günü gelip çattığında, ihale merkezine gider. O zamana kadar tek bir rakibi vardır. Bu rakibi de bu zamana kadar ihaleyi alan firmadır. Kızımıza, Tek rakibi olduğunu söyleyen de ihalenin başındaki müdürdür.
Ama kızımız elindeki örneklerle ihale gidince ne görsün.. Bir üçüncü firma var. Temsilcisinde ne örnek mal var ne de bir şey. Ama ihaleyi o zamana kadar görünmeyen firma alıverir. Kızımız, kendisini teşvik eden ihale sorumlusuna durumu sorar. Müdür yapacak bir şeyim yok der gibi boynunu büker. Zira ihaleyi tepeden gelip alan firma camiadandır.
Böylece, imkanı çok az olan kızımız yaptığı masraflarla ortalıkta kalıverir.
Evet. Çok küçük bir örnek. Ama çok açıklayıcı da. Çünkü camia maddi bakımdan güçlü olmalıdır. Yanlız bir mücahide kızın ne önemi olabilir ki. Camia güçlensin için, kızımız fakirlikten ölebilir.
Camia bu gibi haksızlıkları yaparken hiçbir huzursuzluk duymaz. Çünkü, kendisi İslam adına güçlü olmalı ve güçlü kalmalıdır. Onun için yaptığı haksızlık da olsa, bu haksızlık İslam adına gereklidir.
Evet. Camia olmak böyle bir duygu yaşatır insana. “Tek hak benim” diyemeyen insanlar topluluğu camia olmaz, olamaz. Bu durum her ideolojinin camiası için de aynıdır. Liberal, sosyalist, devletçi gibi camialar, kendilerinden başka hiçbir camiaya katlanamazlar. Ama takiye yaparlar birbirlerine. Ya da kendi camiasına katmak için ilgilenirler başka camiaların bağlılarına.
Konu uzun. Çok kapsamlı bir psikolojik tahlile ihtiyacı var camia bağlılığının doğru anlaşılması için.
Aslında, kökünde İslam olan bir camianın, ya da cemaatın, veya tarikatın orta yolda olması gerekiyor. Müslümanlar ayrı ayrı sokaklara girmiş olsalar bile birbirinin kardeşidir, oyle olmalıdır. Birbirlerinden farkları ancak takvadadır. Ama böyle olmuyor, olamıyor. Hele de aşağılara, sıradan insanlara, yani cinlere indikçe, ayidiyet duygusu ağır basıyor ve her camia birbirini ötekileştiriyor.
Biz psikolojik tahlillari bırakalım ve bahsi edilen camianın devletle olan bağlantıları gibi somut konular hakkında bir kaç laf edelim.
Başlangıç bölümünde de işaret ettiğimiz gibi, her tip gurup, tarikat, cemaat ya da camia, bir şekilde siyasi otoriteyle ilişkilidir. Ya korunmak, ya destek bulmak veya doğrudan etkilemeye çalışmak gibi münasebetlerdir bunlar. Büyüdükçe, yani, küçük guruplar halinden, geniş bir camiaya ulaşınca, kendini güçlü görür ve bu durumda siyasi iktidarı etkilemeye çalışmak kaçınılmaz olur.
Bütün mesele, bahsini ettiğimiz camianın kendini ne kadar güçlü gördüğüyle ilgilidir. Eğer kendini siyasi otoriteye ortak olacak kadar güçlü görüyorsa, o zaman bu ortaklığı devam ettirmeme gücüne sahip olduğu inancı da kaçınılmaz olur.
Bu camianın devlet kurumlarına nufuz etmeye çalıştığını bilmeyen yoktur. Yirmi beş, otuz yıldan fazla bir zamandır, ülkenin fakir ailelerinin en zeki çocuklarını seçip, dershanelerinde ve özellikle de yurt evlerinde eğiten bu camianın yetişdirdiği gönüldaşların devlet kademelerinde yer alması zaten kaçınılmazdır. Hatta devletin bu zeki ve eğitimli elemanlara muhtaç olduğu da düşünülebilir. Ayrıca bu insanlar aynı zamanda da bu ülkenini insanlarıdır ve hakketmeleri halinde, her devlet makamı bunlara analarının ak sütleri gibi helaldir. Kimsenin, hiçbir gücün bu doğal oluşumu engellemeye hakkı da yoktur, gücü de.
Onun için bu camianın yetiştirdiği zeki ve kabiliyetli kariyer sahibi insanlar, doğal olarak devletin bütün kademelerinde yer almaktadır. Bazı devlet kurumlarında az, bazılarında çok miktarda camia elemanı vardır.
Bu durum çok normaldir. Kimsenin söyleyeceği hiçbir söz yoktur. Ama,, bu camia ulaştığı konumu çok güçlü olarak görüp, kendini siyasi iktidara hepten el koymayı düşünüyorsa, (ki, biz böyle bir hata yapacaklarını sanmıyoruz.) işte o zaman, manevi kimlik kazanmak için yola çıkan bu camia, çok büyük bir hataya girer ve bu hata ülkeyi kaosa sokar. Çünkü, bu yazının başlangıcında da söylediğim gibi, her hangi bir özel camia başkalarını kaçınılmaz olarak ötekileştirir. Bu da ülkeyi parça parça eder.
Bu camianın yetiştirdiği akil kişilerin bu hataya düşmeyeceklerine inanıyoruz. Devletin yapısını etkimeye çalışmak meşru, ama ele geçirmeye çalışmak ise bir faciadır.
Eğer, bu hata yapılırsa, bunun hocayla hiçbir ilgisi olamayacağını düşünmekteyiz Hocaefendiye rağmen, camianın dizginlerini ele geçirmiş haris, hatta ajan insanların işi olarak görürüz. Selamlar