Sessiz Devrim…!

ziyaretci | Eylül 13, 2010

Hocam,Öncelikle Geçmiş Ramazan bayramınızı tebrik ediyorum.

Dış Basından Alıntılar;
-The Times; referandum sonucunu “Ordu savaşı kaybetti”
-The Guardian: Türkiye, çığır açan bir dönüşümün eşiğine geldi
-The Independent: Erdoğan, yeni bir askeri darbeyi imkansız kıldı.
-The Daily Telegraph: Sonuç, Erdoğan’a genel seçimlerde yardımcı olacak.
-De Telegraaf: “Referandumda yüzde 58 çoğunluk, yargıç ve asker gücünü azaltmak için, yüzde 42 ise askeri diktatörlüğü savunmaktan yana oy kullandı.

Türkiye de gerçekten 2002 den bu yana ciddi manada sesiz niteliğinde hamleler görüyoruz.Bundan 15 yıl önceki Türkiye koşulları ile şimdiki arasında ciddi bir ayrışmanın olduğu muhakak.Siz ki Türk siyasi hayatında darbeler tarihini, oligarşik bürokratik güçlerin bu ülke tarihinde nasıl bir güç oluşturuduğunu özümsemiş birisi olarak son dönemde yaşanılan Halk oylaması sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bundan sonraki süreç için öngörüleriniz nedir?Teşekkür ederim.Saygılarımla..!

This post was submitted by maruf.

Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Devrim, Sessiz,

Cevabım: “Sessiz Devrim…!”

  1. ismailkazdal

    Hep bir gerçeği vurgulayıp geldim bu zamana kadar. Neydi o gerçek? Bu ülkenin sosyal ve siyasal katmanlarını ve o katmanların meydana getirdiği sosyal ve siyasal olaylar, din-devlet münasebetlerini merkeze koymadan anlaşılamaz, izah edilemez. Bütün sosyal ve siyasal oluşumlar üzerinde dinin bir biçimde etkisi vardır. Bizim ülkemizdeki bu ters etkileşim çözülmeden, var olan sosyal ve siyasal problemleri halletmemiz ve süküna ulaşmamız mümkün değildir.
    Devletle din münasebetleri normalleşmeden, ülkemiz kargaşadan kurtulamaz. Başta liberaller olmak üzere, bir takım sosyal guruplar bu gerçeği bilerek bilmeyerek örtmekteler, demokratik sisteme bağlılıklarını her fırsatta tekrarlayan bu guruplar, din faktörünü kabul etmeden demokrasiyi gerçekleştirebileceklerini sanmaktadırlar. Halbuki bu ülkede DİN e sağlam bir yer bulmadan, demokrasi dahil, hiçbir sosyal ve siyasal sistemi yerleştirmenin mümkün olmadığı ortadır.
    Devletin merkez gücünü temsil eden bürokratlar, üçyüz küsur yıl kadar önce, (Karlofça ve Pasarofça mağlubiyetinden ve ilk kez savaş mağlubu olarak masaya oturduktan sonra) bu mağlubiyetin faturasını İslam dinine çıkarıp, kendisini mağlub eden Batı dünyası medeniyetini kendisine yeni kıble tayin ettiğinden bu yana, devlet İslam diniyle boğuşa boğuşa günümüze kadar geldi. Bu oluşumu çeşitli sorulara verdiğim cevaplarda detaylayarak anlatıp geldim bu güne kadar. Onun için uzatmadan söyleyeyim ki, devletin İslam dinine düşmanlığı sürmekte ve ülkemizdeki bütün sosyal ve siyasal olayların temelinde bu düşmanlık yatmaktadır.
    Aslında iham ettikleri din, Kurana dayalı gerçek din değil, devletleştirilmiş, devlete destek verecek ve yasalarına kaynaklık yapacak bir dindi. Kendisinin oluşturduğu bir dini itham etmek çok büyük bir yanlışlık olmuş ve maalesef doğan dini boşluğu Batı dini doldurmuştu. Tabi bu yeni Batı dininin halkla bir ilgisi olmamış ve hep üst yapı dini olarak kalmıştı. Bin dört yüzlerde fermanla kaldırılan şiilik mezhebi o zaman nasıl bir dini boşluk oluşturmuş ve bu boşluğu bitmez tükenmez hürafeler doldurmuşsa, Batı dinini, yani medeniyetini getirme devlet kararı da, başka dünyanın hürafelerini getirmiş ve acaibül garaip bir bir din, toplumun dini haline gelmiştir.
    Ama, yirminci yüz yılın başlarında, Afgani ve talebeleri öncülüğünde yeniden dine dönülme hareketleri başlamış ve bu sefer, Kuran, yeni dini anlayışın kaynağı haline gelmiş, ve bu akım gelişe gelişe zamanımıza kadar gelmiştir. Yenilenen devlet, dini denetlemek için kurduğu Diyanet İşleri Resmi kurumunun var olmasına rağmen artık devletin denetleyebileceği bir din değildir İslamiyet.
    İşte ülkemizdeki mücadelenin temeli budur. Her kim bu faktörü hesaba almadan, ülkemizde olup bitenleri açıklamaya kalkışırsa, boşa gayret etmiş olur. Önce bu anlayışta bir konsensüs oluşturmalıyız. Farklılıklarımızı ortaya koymalı ve kabul etmeli ve bu kabul üzerinde yeni toplumu ve hukukunu oluşturmalıyız.
    PEKİ BÖYLE BİR KONSENSÜS SAĞLANABİLİR Mİ?
    Bu birlikteliğin sağlanabilmesi için, önce devletin ve kurumlarının ve bu kurumların semirterek oluşturduğu zadegan kesimlerin İslamla barışması gereklidir. Üçyüz yıllık İslam düşmanlığının sona ermesi gerekmektedir. Bu düşmanlık sürdükçe, bu toplumun büyük bir kesiminin devletle barışması mümkün değildir.
    Peki, devlet bu düşmanlıktan vazgeçebilir mi? Şu anda vazgeçeciğine dair hiçbir işaret yoktur ortalık yerde. Halbuki ise, küreselleşen ve de tek dünya düzenine doğru yol alınırken, dinler ritüellere indirilirken, bunun adına dinler ittifakı denirken, hangi dine düşmanlık yapılmaktadır sorusunun cevabı boşlukta kalan bir soru olmuyor mu? Bir iki nostaljik takılan kişiler dışında, Osmanlı İslamını geri getirmek isteyen bir Müslüman kaldı mı ki bu dünyada?
    Batılı yaşam tarzını aşkla isteyen, batılı gibi tüketme sevdası arkasında koşan Müslümanlar mı getirecektir İslamı? Güldürmeyin insanı. O zaman devletin din ve özellikle de İslam düşmanlığının anlamı ne olmaktadır? Birkaç marjinal şeriatçı, yani İslam hukukuna, dolayısı ile dinine sahip kişi mi ülkenin sosyal ve siyasal düzenini getirecek ülkeye. Yoksa, Kurani tesettürü turbana indirgemiş ve İslamla özdeşleştimiş, göbeği açık ıssız ormanlarda erkeklerle gezen turbanlı dişiler mi getirecekler İslam nizamını? Veya, eline geçirdiği siyasi iktidar gücünü, şahsi menfaatları adına kullanan ahlak fakiri Müslümanlar mı İslam hukukunu gündemimize taşıyacaklar? Hadi canım siz de.
    Öyleyse nedir beyaz Türklerin bu dinmez İslam düşmanlığı?
    Elbette ki, ülke insanının bu ülkenin ekonomik varlığını paylaşma kavgasıdır yapılmakta olan mücadele. Karlofca ve Pasarofça yenilgisinden sonra, yönünü kendini mağlup eden Batıya çeviren, onu taklit ederek yeniden güçleneceğine inanan devlet üst yapısını takib eden ve nemalanan zümreler, günümüze gelinceye kadar, yüzde yirmi nufusa ulaştı ve Beyaz Türk olarak anılmaya başlandı. Bu yüzde yirmiye özenen ve arkalarına takılan yüzde yirmilik bir yarı zenci gurubu daha var. Eder ikisi yüzde kırk. Bu ikinci yüzde yirmilik yarı zenci gurubun yüzde onuna tam zenci olduğu anlatılabilirse, statikoyu temsil eden zümre yüzde otuzda kalır. Geri kalan yüzde yetmişi stakoya karşı olarak görebiliriz. İşte bu yüzde yetmişi keyfiyet olarak homojen hale getirebilecek siyasi kadrolar, çok uzun süre seçim sandığından hükümet olarak çıkarlar. Ve bu ülkeyi, yüzde otuzun baskısından kurtarabilecek hukuk düzenini kurabilirler.
    İşte R.T.ERDOĞAN kardeşimizin öncülüğündeki AK PARTİSİ bu partidir ve şayet öldürülmezse ülkeyi suhulete götürecek zamanı da bulacaktır.
    Peki bu yüzde yirmilik semirmiş kesim İslamla barışabilir mi? Belki de kendisinin zenci kalacağını bilmeden, bu devlet eliyle semirtilmiş zümreye destek veren yüzde onluk zümre İslamla barışabilir. Ama yüzde yirmilik sahil sakinlerinin barışacağını sanmıyorum. Çünkü, İslam, zenginliklerinin kaynaklarını araştırabilir korkusu vardır bunların içinde. Bu zenginliklerinin kaynaklarının haramlardan oluştuğunu kendileri de biliyor ve onun için korkuyor.
    Fakat onların bilmedikleri bir İslam gerçeği var. O gerçek te, bir suç, eğer kanun maddesi olmadan işlenmişse, yeni gelecek yasalar geriye doğru işletilemez hukuk kuralını insanlığa İslam dini armağan etmiştir. Yani, kanunlar makable teşmil edilemez, şekinde ifade edilen kuraldır bu kural.
    Yani, İslam dininden korkulmaması gerekmektedir. Korkacakları bazı klasik Müslümanlar vardır. Ama, asırlardır egemen sınıfların tasallutu altındaki Kuran, Hz. Ömer zamanından bu yana ikinci kez Müslümanlara klavuzluk yapmaktadır ve klasik Müslümanların devletçi İslamını geri getirmelerine geçit vermazler.
    Peki, bu teminata rağmen, İslam düşmanlarının korkularının sebebi nedir ki? Sadece ve sadece, ülkenin ekeonomik nimetlerini ezilmiş mustazaflarla bölüşmemek despotluğu ve harisliği beyaz Türkleri gaddar haline getirmektedir. Ve bu hırslarını, Kemalizm ya da devletçilik maskesiyle örtmeye çalışmaktadırlar. Son referandumdaki direniş coğrafyasının devlet eliyle zenginleşmiş sahil kuşağından çıkması elbette ki tesadüfi değildir. Bu son referandum, sosyal yapı olarak bu ülkeyi kesin kes ikiye ayırmıştır. Ama, zanedildiği gibi, ne alevi-sünni, ne Türk-Kürt ikilisi değildir. Kesin olarak, mustazaf-müstekbir, devlet eliyle zenginleşmiş yüzde yirmiyle, yüzde sekseni teşkil eden fakir bırakılmış yığın denen çoğunluğun mücadelesidir. Ve askerle birlik sağlamış bu yüzde yirmilik kesim, (C.H.P. rey veren seçmenler) eline geçirdiği mülkü paylaşmak ve gücünü kaybetmek istemiyor. Malüm, Mülk, eşittir erk gerçeğini bilmektedirler. Mülkü elinde tutan kesimler, erki de elinde tutar. Haşr Suresinin yedinci AYETİNDE, mealen; “Mülk belli kimseler arasında dolaşarak onları erk haline getirmesin” buyrulmaktadır. Boşuna, Emevi, Abbasi ve de bütün İslam devletlerinin Şahına, Padişahına, Hanı’na, melikel-mülk denilmemektedir. Emevi sultanları gibi, apaçık, Melik sıfatı taşıyanlar da vardır. Yani, mülkün sahibi. Demek ki, yeryüzünün bütün mustazafları, ne yapıp edip, erklerin ellerinden mülkü almaları lazımdır. Aksi taktirde, gücün hukukuna kölelikten kurtulamazlar.
    REFERANDUM VE SONRASI
    Geride bıraktığımız referandum, evet bir devrimdir, ama hiç de sessiz değildir. Sesi bütün beyaz Türklere ve onların kurum ve kurullarına karşı bir canhıraş haykırıştır. Ve hamdolsun ki, zencilerin kahir zaferiyle bitmiştir. Gerçi bendeniz %65 beklemekteydim, daha doğrusu istemekteydim, ama olsun. Bu kadarına da şükür. Eğer %65 ila %70 bandına ulaşsaydı, Beyaz Türklerin nefesini kesecekti. Belki de kesmezdi. Bu utanmaz beyaz Türkler, o zaman da %30 un %70 den daha çok olduğunu iddia edebilir ve bütün canlıları mabatlerinden güldürebilirdi.
    Belki de, kendilerinden olan her bireyin oylarını, zencilerden olan en az üç kişiye bedel gördüklerinden veya, bir beyaz yosmanın “Benim oyumla dağdaki çobanın reyi nasıl aynı değerde sayılabilir?” öfkesinin doğru olduğuna inanıyor bütün beyaz Türkler.
    Her neyse. Evet. Bu köleler diyarı vatan topraklarında tarih boyu yaşamış ve de yaşayan insanlar ve cinler için, geçirdiğimiz referandum misilsiz bir devrimdir. İlk kez, ülkenin kölelerine güce karşı koyma fırsatı verilmiş ve o da bu fırsatı, eksik de olsa, aşkla kullanmıştır. Bundan sonra, oy verip hükümete taşıdığı siyasi kadrolar asker-devlet eliyle silinip atılamayacaktır inşallah.
    Bu noktada bir soru sormak, adaletin gereğidir. Ülkenin Müslüman önderleri İslam dinini çağa taşıyacak cesareti gösterebilecekler ve bütün insanlığı Kuran İslamına davet edebilmeyi başarabilecekler midir? Yoksa, hala “Emri bil maruf ve nehyi anil münker” gerçeğini, “”Benim dinim tek doğru, diğerlerinin dini tamamen yanlış” telakkisini sürdürmeye devam mı edeceklerdir. Kendi şeriatlarını kusursuz, diğer şeriatları da baştanbaşa batıl saymayı sürdürecekler midir?
    Öncelikle belirtmeliyiz ki, ülkemizde hiçbir İZM homojen değildir. Elbette İslamizm de değildir. Onun için bir İZM’i ele alırken, bir bütünlük içinde görüp, genelleme yapamayız. Ama, bütün izmler içinde en homojen olan İZM’in İslam izmi olduğunu söyleyebiliriz. Yani, bir Müslümanın bütün müslümanlar adına konuşması, vaadler yapması mümkündür. Ayrıca ülkemizdeki Müslümanlar bütün eksikliklerine rağmen, çağın ruhuna en kolay uyum sağlayan ve de sağlayacak durumdadır. Batı medeniyetinin baskın olduğu bir zamanda, o medeniyetin curuflarını ayıklayıp, insana yarar yanlarını almaya en müsait topluluk, Müslümanlardır. Müslümanların dışında kalan zümreler, Batı’nın yaşantısını süreta alan ve böylece taklitçi olan yapıdadır. Ülkemizdeki liberaller dışında, Batının sınırlarını çizdiği insan hakları çerçevesini kabul etmeyen bu zümreler, sadece ahlak sınırlarını tanımayan Batı yaşantısını kendilerine hayat nizamı olarak seçmişler ve toplumun asırlarca oluşturduğu müspet geleneklere ters düşerek, Anadolu toplumundan kopup gitmişlerdir. En az üç asırdır Batının yüzeysel ahlakında asimile etmeye çalıştıkları Anadolu insanı üzerindeki planlarını gerçekleştirememişlerdir.
    Geçirdiğimiz referandumda da, bir türlü Batı medeniyetinin içindeki ahlaksızlık ahlakında asimile etmeye çalıştıkları bu ümmi topluluk onları bir kere daha hayal kırıklığına uğratmıştır.
    HİÇ GÖRÜLMEMİŞ DUYULMAMIŞ HAKARETLER MEYDANLARI İNLETTİ
    Devlet, partileri ve bütün kurumlarıyla EVET i vatana ihanet olarak ilan etmiş, evet diyenleri yüce divana götüreceklerini ilan etmişlerdir. Evet diyen zenci Türklerin Başbakanına ağız dolusu hakaret etmişller ve sövmüşlerdir. Devletliler ağzıyla aşağılamışlar, küçük düşürücü sıfatlar kullanmışlardır. Nihayet, galiz hakaretlere uğrayan Erdoğan kardeşimiz de etten-kemikten yaratılmış bir insan olduğu için öfkelenerek bu hakaretlerin bazılarına cevaplar vermiş, ama tahrik edenler değil de yine Tayyib kardeşimiz suçlanmıştır utanmazlar tarafından. Keşke cevap vermeseydi ve sadece refaranduma sunulan anayasa maddelerini halkın anlayacağı şekilde açıklasaydı bütün meydanlarda. O zaman, belki benim arzum olan %65 i yakalayabilir ve beyaz Türklerin nefesini kesebilirdi.
    Düşünün bir kere. Türk Ergenekonuyla Kürt Ergenekonu ittifakının, Referanduma giden günlerde ülkedeki terörü yeniden canlandırması neyi gösteriyordu? Elbette, toplumun moralini bozarak ve korkutarak, referandumda devletin hedefi olan Hayır’a yöneltmek için. Ama bu toplumun maşeri vicdanı içten içe dönen dolapları anladı ve Batıcı devleti bir kere daha hayal kırıklığına uğrattı
    REFERANDUM SONUCUNUN İÇTE DIŞTA YANKILARI
    Referandumun, içerideki faaliyet merkezleri üçe ayrılmıştı. Biri evetçiler, ikincisi hayırcılar ve üçüncüsü ise boykotçular.
    EVETÇİLER: Asırlardır devlete kul ve köle olmuş ve günümüzde adı zenciye çıkmış büyük kalabalığın, bu zamana kadar hissedemediği köleliğini hissedip bu köleliğe baş kaldıranlardır. Bu başkaldırıyı meydana getiren sebepler, sırasıyla, halkın büyük bir kısmının şeyh, hoca teslimiyetinden kurtulması, devletin kutsiyet taşımadığını anlaması, insan hakları diye tanımlanan büyük ilkeyi hissetmesi ve bu hakları çiğneyebilecek tek gücün DEVLET olduğunu kavramasıdır. Bunları içselleştirebilmesine yardımcı olan saiklerin başıda, Kuran’ın gündeme gelmesi ve dinin, kişilerin ve toplumların hegomonyasından kurtulmasıdır. Kişilerin, ataların, toprak altında yatanların değil ilkelerin kutsal hale gelmesidir. Halkı dinsiz imansız hale getirmek için çaba sarfeden devlet erki, belki çoğunlukla kimliksiz ve kişiliksiz hale getirmiştir fertleri ama, yeniden kimlik aramaya mecbur olan müminler de tarihin hiçbir devrinde başat rol oynamayan Kuran’ı kendine tek kılavuz edinebilmiştir. Ve böylece, ülke Müsülümanlarını, tarihi hamasetlerle, eski nesiller üzerine oturtulan masallarla kandırmak dönemi büyük oranda yok olup gitmiştir. Evetçilerin bu isyanını derinlerde besleyen saik Kuran, yani fıtrat dinidir. Evet. Ekonomik olarak geri bırakılmışlığın, ekonomik geri kalmışlığın getirdiği menfi şartların da etkisi de vardır. Ama, Mustazaflaştırılmış evetçileri atak hale getiren asıl temel faktör dindir.
    HAYIRCILAR: Bunlar, ülkenin ekonomik kaynaklarını ellerine geçirmiş ve onun için de erk haline gelmiş üst yapıya bitişmiş ve oldukça imkanlı hayata ulaşmış toplum kesimidir. Elbette ki,%42 değildir bu zumre. Kerelerce de tekrarladığımız gibi, %20 yirmilik bir zümredir bu zümre. Ama bu zümreye gıpta eden bir %20 lik bir zümre daha var. Bu referandumda, bu zümrenin tamamını yanına alabilmiştir Beyaz Türk erki. Bunun sebepleri üzerinde duracak olursak, konuyu uzatmış oluruz. Ülkenin mali nimetlerini ele geçirmiş bu Beyaz Türk zümresi, aynı zamanda da, zevkleri kedine din edinmiş zümredir. Hazların kölesidir bu zümre. Her türlü ahlaksızlığı insan hakkı olarak gören bu zümre, ahlaka gericilik sıfatı takmaktan da büyük zevk alır. İşte, bu referandum Ahlakçılarla, ahlaka karşı olanlar arasındaki mücadelenin sonucudur. Şükür ki, ahlakçılar galip gelmiştir.
    BOYKOTÇULAR: Bunlar, tamamen etnikçiliğe dayalı mücadele veren ve bu etniği de KÜRT olarak seçen bir dinsiz sınıfın iğvasına kapılmış olanlardır. Türk devletinin kulu olmaktan kurtarma adı altında, kendilerini Kürt toplumunun efendisi olmaya götürmek isteyen yeni Kürt üst yapısına kanmış insanlardır boykotçular. Dindarlar diyarı Güğneydoğu’da, dinsiz önderlerin baş olma hareketini destekleyenlerin oyudur Boykotçuların oyu. Elbette, bütün boykotçular gönüllü olmamışlardır bu yeni köleliğe. Hatta büyük bir kısmı devletin koruması altında olmadığı için, canından korkarak sandık başına gitmiştir. Yani, boykotçular hesaba alınacak kadar önemli değildir.

    Devam edecek.

Cevabım

© 2017 İsmail Kazdal. Bütün hakları saklıdır.   RSS: Yazılar/Yorumlar   Altyapı: WordPress

Webmaster:eduman