Terör Yeniden Başladı

ziyaretci | Haziran 20, 2010

Bilindiği gibi terör örgütü yine saldırılarına başladı. Bunu hükümet, terör örgütü ve dünya düzeni üçgeninde nasıl değerlendirirsiniz? Hükümeti baskı altına almak içinmi bu vatan evlatlarını katlettiler. Hükümet bu duruma nasıl karşı koyar..

301 kez görüntülendi.

http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/reddit_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/delicious_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/blogmarks_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/technorati_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_24.png http://www.ismailkazdal.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_24.png

This post was submitted by Cengelköy.

Benzer Sorular

Bölüm: Kategorilenmemiş | Cevabım »
Etiketler: Yeniden,

Cevabım: “Terör Yeniden Başladı”

  1. ismailkazdal

    Bu konuda kerelerce cevaplar verdim, yazılar yazdım, konuşmalar yaptım. Hepsinde de, bir konunun üzerinde sağlıklı bir analiz yapmak için, doğru temellendirmeler tespit etmek gerektiğini vurguladım. Doğru illiyetler üzerine oturtulamayan bir konu hakkında, hakikata yakın bir sonuç çıkaramayız. Nitekim, sorulan soru hakkında yapılan bütün tartışmalar doğru neticelere ulaştıramıyor ve de Türkiye için çok önemli bu konu bir türlü bitirilemiyor.
    Peki konunun doğru teşhisi nedir? Devletin İslam dinine bakışı problemin temelini oluşturuyor bizce. Üçyüz yıl kadar önce Batı tarafından uğratılan büyük yenilgiyi, devamlılığı olan devlet, İslam’a fatura etmiş, kendi yenilgisini İslam’a yüklemiş ve o andan itibaren Batı medeniyeti adına, İslam medeniyetine savaş açmıştır. Halbuki savaş açtığı İslam, Kuran İslamı değil, Emeviler eliyle devletleştirilen bir din, yani medeniyettir.
    İşte günümüzdeki devlet millet arasındaki çatışma, üçyüz sene önce verilmiş bu devlet kararından doğmuştur. Devletin kendi din anlayışına açtığı savaşta, millet o dinin sahibi olmaya kalkışmış ve devlet indinde suçlu duruma düşmüştür.
    Çatışmanın, bügünkü millet-devlet kapışmasının temelinde işte bu devlet kararı yatmaktadır. Bugün milletin temsilciliğini, R.T. Erdoğanın öncülüğünde Ak Partisi yapmaktadır ve onun içindir ki. bu parti, devletin bütün unsurlarıyla birleşip devirmeye uğraştığı bir parti olmak durumundadır.Devlet, kendi kurguladığı İslam dinini ortadan kaldırmaya karar vermiştir ama, üçyüz yıldır bunu tam başaramamıştır. Ortadan kaldıramadıkları Cami kurumu, İslam dinini en azından toplumun hissi dünyasında yaşatmaya devam etmiştir. Din, yani yani İslam hukuku, Camilerden dışarı çıkarılmamıştır ama, Kuran’ı elinde tutan Müslümanlar, eninde sonunda kapağını açıp içine bakmaya hazır beklemekten de uzak durmamıştır. Giderek Müslümanlar, geleneksel İslam anlayışının kendilerini yeni çağlara taşımayacağını kavrayacaklar, dinin tek kaynağı olan Kuran’a sarılacaklardır yirminci asrın ortalarından sonra.
    İslam tarihinde belki de ilk defa, din, kaynağı olan Kuran ile buluşacak ve İslam yeni çağlara açılacak, felakete doğru gitmekte olan Batı medeniyetine alternatif hale gelecektir. İşte bu durum, çağa hakim olan batıl Batı meddeniyetinin rahatını bozacak ve Varşova Paktının ortadan kalkmasından sonra, işlevsiz kalan Nato’nun o zamanki Genel Sekreteri, “Bundan sonra Natonun düşmanı İslam dinidir” diyecek ve Türk Devleti bu yeni düşmanı, Türk devletinin birinci derecede düşmanı olarak ilan edecektir. Elbette İslam adını kullanmadan, İrtica diyerek ilan etmiştir düşmanlığını.
    Böylece, devletle millet tam bir savaş haline girmiştir. Artık, millet, kendi devletinin, kendi dinine düşman olduğunu açıkça görmüş, bugünlere kadar Batı’yı düşman gören Müslümanlar, sırf kendi devletinden kurtulmak için Avrupa birlikçi olmaya mecbur kalmıştır. 28 Şubat’a kadar, Avrupa Ortak Pazarına girmeye en çok direnen toplum kesimi Müslümanlar, en ileri derecede Avrupacı olup çıktı. Ve bu durum, Müslümanlar için yağmurdan kaçarken doluya tutulmak anlamına gelmiyordu. Çünkü, kendi devleti başına dolu olarak yağıyordu. Bir Hiristiyan Birliği olmasına karşın, AB. İslama, kendi devletinden daha yumuşak bakıyordu. En azından böyle görünüyordu Müslümanların gözüne.
    Türk devleti o kadar şiddetli İslam düşmanıydı ki, Müslümanların Ortak Pazarcı olduğunu gördükten sonra, asırlardır entegre olmaya çalıştığı Avrupa’nın Ortak Pazarına karşı çıkmaya, hatta Çin merkezli AVRASYAYA girme arzularını seslendirmeye başladı. Şu anda Ergenekon olarak nitelenen Devlet kesimi, Ulusalcılık adına Asyacılığı seslendiriyordu.
    İşte bu devlet-millet karşıtlığı günümüzde olup bitenlerin tek kaynağıdırf. Devlet milletin diniyle asla barışmayacak, barışmadıkça da bugün olanlar olmaya devam edip gidecektir. Bu durumu görmedikçe, ülkede olup bitenler hakkında doğru kararlar verilemeyecek, havanda su dövmeye devam edilecektir. Bütün hastalık millet-devlet düşmanlığında yatmaktadır. Devlet-millet beraberliği oluşturulmadıkça, yani devlet, milletin diniyle barışmadıkça, ülkemiz her türlü terörün alanı olmaya devam edecektir.
    DEVLETİN İSLAM DÜŞMANLIĞINI GÖSTEREN SAYISIZ İŞARETLERDEN KÜÇÜK BİR DEMET
    Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulma aşamasında, kuranların hayat felsefesini yansıtan o zamanki basında yazılmış, çizilmiş örneklere bakacak olursak, dehşet bir İslam düşmanlığının varlığını görürüz. Kimi, gelişmek için, Hirıstiyanlaşmaktan başka çare olmadığını seslendiriyor, kimi de bütün din adamlarını öldürmekten bahsediyordu. Dini, elbette mevcut İslam dinini alaya alan fıkraların, karikatürlerin bini bir paraydı. Adeta şehvetle saldırılıyordu toplumun dinine. Cumhuriyetin ilk yıllarında ne kadar insanın öldürüldüğüne dair gerçekçi bir sayı hala bilinmiyor. Kimi 17 binlerden, kimi daha fazla sayılarda olduğundan bahsediyor.
    Düşünsenize, Genelkurmayın hala anmaya, yad etmeye devam ettiği, Menemen devlet provakasyonunun kahramanı yedek subay Kubilay hadisesinde, rejim düşmanı suçlamasıyla ne kadar kişinin idam edildiği de bilinmiyor. Ama, Menemen olayına dayanarak yurdun dört bir yanından insanların toplanarak İstiklal mahkemeleri eliyle idam edildiklerini biliyoruz. İstiklal savaşının kahramanlarından olan General Kazım Karabekir bu devlet celladı zalim mahkemelerden canını zor kurtarmıştır. Cumhuriyet devletinin kansız kurulduğu iddiası, devletin en büyük yalanlarından biridir.
    En az yediyüz yıllık bir bir din geleneği, elbette ki, birilerinin verdiği kararla bir gecede yok olamaz. Hatta, bu din, kurallarını devletin oluşturduğu din olsa da. Devlet kendi oluşturduğu dini anlayışı, menfaatına uymadığı için sürgün etmeye karar veriyor ama, bu sefer, devletçi Türkiye halkı, devletin bu kararını için için reddediyor.
    Ülkemizdeki bütün karmaşaların kökünde, işte bu mille-devlet çatışması vardır. Halk, teba, kul, bu sefer kendi ilahlarının kararlarını dinlemiyor. Devletin, kendisine din olarak sunduğu dinden niçin vazgeçtiğini anlamıyor ve atalarının dinini manevi şahsında muhafaza etmeye çalışıyor.
    Zaten, meşhur Türkçülerden Yusuf Akçoralı da, (üç tarzı siyaset adlı) yazısında da, bunu söylemeye çalışıyor. Bu ülkede, İslamcılık, (Panislamizm) Türkçülük (Pantürkizm) ve Osmanlıcılık (Panosmanizm) temeline dayandırılamayan siyaset, geçerlilik kazanmaz derken, büyük bir hakikatı vurgulamaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin düşünürü olarak tanınan Kürt Ziya Gökalp, Akçoralının Üç temelinden Osmanlıcılık ayağını atarak, onun yerine Muasırlaşmayı koymuş ve İslamlaşmak, Türkleşmek ve Muasırlaşmak şekline çevirmiştir. Bu iki Türkçü, (Bugünlerde, ULUSALCILIK olarak anılmaktadır) İslamı yeni devletin temeleine koyarken, T.C. ni kuranlar, İslamcılık ayağını atıyor, devletin temelini yeni Osmanlıcılığa dayıyor, Türkçülük duygusunu da ona katıyordu. Osmanlıcılık elbette ki devlet yapılanmasını ifade ediyordu. Yani, temelinde devletçilik vardı. Devlet layüsel makamdayken, halk kul durumundaydı. Yani, halkın devlete kulluğu sürdürülüyordu Cumhuriyet kuranlar eliyle. Bir farkla ki, Osmanlı Devletini, başta açık ara Osmanlı soyu olmak üzere, Elli küsür aile yönetirken ve buna monarşi denirken, Cumhuriyet devletini daha çok aile yönetiyor ve buna da oligarşi denmektedir. Halk için değişen, daha fazla zadegan aileyi beslemekten ibaretti.
    Devletin temelinin dayandığı Türkçülük ruhuyla beslenen devletçilik kırklı yıllara kadar birlikte yürüdüler. İsmet Paşa, kırklı yılların başlarında Türkçülük ayağıını kaldırarak, sadece devletçiliği bırakmıştır orta yerde.
    Metazori olarak iki partili demokrasiye geçişte orta yerde sadece devlet vardı, ama elbette ki cihan devleti değildi artık.
    Atmışlı yıllara kadar böyle bir devlet yapısı sürüp geldi. İki parti, yani, CHP ve DP devlet paradikmasında anlaşmış devlet partileriydi. Ama, belki de bilmeyerek ve iyi niyetle, Adnan Menderes bu paradikmaya aykırı düşünce, hemen o paradikmayı kolayıp korumakla mükellef devlet (Asker) darbesi geldi ve Beyaz Türklerden olmasına rağmen kendine ters düşen beyefendi Menderes’i idam etti.
    Arkadan, devleti tahkim eden Anayasa Mahkemeleri gibi yeni kurumlar gelmesine rağmen, darbeciler eliyle yapılan ve kabul ettirilen Atmış bir anayasası, çok parti kurulmasına imkan tanıyordu. Elbette ki, darbeciler, İslamcılığın ve Türkçülüğün yeniden ortaya çıkabileceğini düşünememişlerdi. Onlar, çok çok devletçi Sosyalist partinin kurulabileceğini tasavvur etmişlerdi. Ama öyle olmadı. Önce Türkçü parti (Türkeş’in Osman Bölükbaşı’dan devraldığı parti. Ki Bölükbaşının oğlu hala bu partinin büyüklerindendir ve İslamla savaşmakdadır.) kuruldu, ardından da atmışlı yıllarının sonlarına doğru, İslamcı Parti. Birinin başına Türkeş, Öbürünkününe de Erbakan geçmişti. Böylece Akçora’nın siyaset üzerindeki düşüncesinin gerçek olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bundan sonra devletin halkla kavgası gittikçe şiddetlenerek günümüze kadar geldi ve bugün artık en doruk noktadadır halkla devletin kavgası. Kavganın aslı budur. Ve devlet, halkıyla, yani halkın diniyle barışmadıkça da sürüp gidecekdir. Hali hazırda, devletin, İslam diniyle barışması mümkün gözükmüyor. Nasıl barışsın ki, İslam dininden iğreniyor.
    Ben devlet adamlarının dini yoktur diyorum. Bunu derken, hepsine ateist gözüyle baktığım sanılmasın. Bana göre, Devlet yöneticilerinin kahir ekseriyeti, pasif, kendisine müdahale etmeyen bir Allah’a inanıyor. Ama Allah’dan gelen dine inanmadıkları kesindir.
    DEVLETİN İSLAM KARŞITLIĞINI KIŞKIRTAN OLUŞUMLAR
    Evet, 61 anayasası çok partili bir demokrasiye yol verip de, Akçora ve Ziya Gökalp’in İslam argümanı bir parti olarak ortaya çıkınca, üçyüz önceden verilen İslamı dışlama devlet kararının başarısızlığı ortaya çıkmıştı ve bu hal de İslam’dan nefret eden devlet ve çevresini çıldırtmıştı.
    Ama çare yoktu. Kendi yasaları çok partili hayata yol veriyordu. Ve devletin uzantısı, (yoksa merkezi mi?) CHP nin, halktan oy çoğunluğu kazanarak hükümet olması mümkün değildi. Ülkede oylar büyük bir hızla kendini İslam renkli olarak tanıtan partiye doğru akıyordu. Onun için bu gidişe mani olacak şartlar oluşturulmalıydı. Yanlız gericilik ithamıyla kendini Müslüman sayanların oy attığı partinin muhtemel hükümetini alaşağı edemezdi. O halde ülke içinde orduyu devreye sokacak karışıklıklar çıkarılması ve ordunun işlev alanının genişletilmesi gerekmekteydi. İşte birçok devlet adına provake edici sivil teşkilatlarının yanına PKK ilave edildi. Faili meçhül devlet cinayetlerini örtmek için kurulmuş bir teşkikattı PKK. Devletin asker savcısı Baki Tuğ, Öcalan’ı hapisten çıkarıp salarken, her halde suçsuz olduğu için yapmamıştı böyle bir işi. Ama ülke için çok tehlikeli bir devlet oyunuydu bu girişim. Çünkü, Kürt, etnik bir gerçeğine dayanmaktaydı ve bu oyun öyle kolayca kontrol edilebilecek bir oyun değildi. Edilemedi. Türkiye’yi zaafa uğratmayı politikalarının gereği olarak gören bazı Batı ülkeleri ve bilhassa da İsrail, PKK yı ele geçirdi ve Türk devletiyle istediği gibi oynama imkanı bulmuş oldu.
    Elbette, PKK kuruluşunun tek amacı Müslümanların muhtemel hükümetini devirme maksatlı değildi. Türkiye’nin İslam anlayışını büyük oranda temsil eden Güneydoğunun ve doğunun demografik yapısını bozmaktı bir başka maksat. PKK nın ve onun siyasi partisinin yöneticilerinin neredeyse tamamımın İslam düşmanı olmaları elbette tesadüf olamazdı. Bu coğrafyayı İslamsızlaştırmak için düşünülmüş bir kuruluştu PKK ve partileri.
    Doğunun ve Güneydoğunun, Müslüman yapısını çok iyi biliyorum. Çünkü senelerce İslam yayıncılığı yaptım, kitablar neşrettim ve bu eserleri en çok bu bölge insanların satın aldığına bizzat şahit oldum.
    Üçüncü sebep ise, uyuşturucu trafiğini kontrol altına almak ve Ergenekon’a sermaye toplamaktı. 28 Şubat Generallerinin ve Emniyet amirlerinin Karun kadar zenginleşmelerinin kaynağı, işte bu uyuşturucu trafiğini PKK aracılığı ile kontrol altına alınmasıdır. Olayları takip edenler hangi generallerden ve Emniyet müdürlerinden bahsettiğimi anlayacaklardır.
    Görülüyor ki, PKK, devletin, yani Ergenekon’un, yani askeriyenin İslam düşmanlığının sonucudur. En azından bu gerekçeyle başlamıştır kuruluşu. Kurucu olarak görünen Kadronun tamamen ateist olması tesadüf olamaz. Ergenekon’un, ülkeyi İslamsızlaştırma projesinin etaplarından biridir PKK. Çünkü İslam düşmanlar karşısında yenilmemize sebep olmuştur ve onun için ondan taraftar olarak bahsedenler gericidir ve ülke gericilere teslim edilemez. Müslümanlar ülkenin zencileri ve lanetlileri durumuna dürülmüş oldukları için, görevleri, ancak beyaz Türkleri beslemek ve onların egemenlikleri adına can vermektir. Başka bir hak, özellikle de insan hakkı talep edemezler, ettiklerinde rejimin bütün kurum ve kuruluşları kabus gibi başlarına çöker ve PKK bu çökmenin gerekçesini hazırlamak için en etkili bir araçtır. Taşeronluğu da zaten budur.
    PEKİ NE ZAMANA KADAR?
    Devlet, yani Ergenekon, yani asker İslam la barışana kadar.
    Peki, böyle bir mucize olabilir mi? Üçyüz yıldan bu yana süren bir düşmanlık öyle kolayca biteceğe benzemiyor. Ama, İslamın Anadolu halkına bir kimlik kazandıracağına ve bu kimlikle dünyaya açılıp büyüyeceğine inanılırsa, bu mucize gerçekleşebilir. Askerin, bugüne kadar kullandığı, “Güçlü ordu güçlü Türkiye” sloganı, “Güçlü Türkiye, güçlü ordu” şekline çevrildiğine göre, evet böyle bir mucize tahakkuk edebilir. Güçlü bir Türkiye’nin Kurmay Başkanı da, elbette güçlü olacak ve kendi halkını baskı altına alan ordu dünyada sözü geçen bir orduya dönüşecektir. Daha İslamın birliğini ve birleştirildiğini görememize rağmen, sadece Müslümanların iktidarında neler olduğunu ve ülkenin ihracatını nereden nerelere sıçrattığını görmemek kurmaylığa yakışacak bir durum değildir.
    Bu oluşuma Müslümanlar da, İslamı çağa atlatmakla yardımcı olmalıdır. İslamı zamanla birlikte ve hatta çağın önünde yürütür duruma getirmek Müslümanların boynunun borcudur. Artık Müslümanlar, zamanın sel gibi akıp gittiğini, her an yani bir oluşumu var ettiğini kavramalı, mezarlardan yönetilmeyi gerçek gerici olan laiklere bırakmalıdır. Zamanı en gerçekçi olarak kullanmayı ASR süresinde yüce Rabbimiz bize emretmektedir.
    PKK.YI ERGENEKONUN KURDUĞUNA DELALET EDEN İŞRETLER
    Askeri savcı binbaşı Baki Tuğ (ki milliyetçi ve sağcı biri olarak tanınır, Ergenekon da ulusalcılık iddiasındadır.) A.Öcalan’ı hapisten çıkarıp saldıktan hemen sonra, PKK. kurulmuştur. Öcalan bu işi devlet desteği almadan kuramazdı. Eğer devletten müstakil kurmuş olsaydı, devlet güçleri tarafından daha başlangıçta, ilk cinayetlerde tasfiye edilirdi. Develetimiz, ülke içinde o kadar da aciz durumda değildir çünkü.
    PKK yı kuran kadroların tamamının İslam düşmanı olması asla tesadüfi olamaz. İslamı birinci tehlike olarak gören devletin, ülkenin İslamı anlayışını temsil eden Doğu ve Güneydoğu bölgesini İslamsızlaştırmak niyeti açıkça görülüyor. PKK yönetim kadrosunu oluşturacak kadar ateist Kürt bulup, bunları bir araya getirfmek ve büyük bir terör örgütü kurmak için, güçlü ddevlet desteği gerekmektedir.
    Ulusalcı parti liderlerinin devlet ajanı olduğu bilinir. Bunlardan en namlısı olan Perincek’in, Suriye’de olan PKK terör militanı yetiştiren talim kamplarına kadar gidip PKK askerlerini teftiş etmesi, herşeyi açıkça ortaya koymaktadır. O perincek ki, 28 Şubatın pimi sayılan, ve ülkenin her tarafına asılan “Cumhuriyet yasalarının çalıştırılmasını, işletilmesini istiyoruz” afişlerinden sonra, yirmi sekiz Şubat Askeri darbesine sürratle ulaşılmıştı.
    Solcu sosyalist yazar ve gazeteci olan Uğur Mumcu kapsının önünde öldürülüyor ve evine baskın yapılarak bütün hartdisklerine ve yazılı müsvettelere el konuluyor. Kardeşi Ceyhan Mumcu, Ağabeyisini Mossad’ın öldürdüğünü söyledi sonunda. Halbuki ise işi İran’a yıkmaya niyetliydi son zamanlara kadar. Ağabeyisinin Evine baskın yapılmış olmasını bile bile işi saptırmasına ne denir. Dense dense Ergekon’cu denir. Be adam, Türkiyenin emniyetini Mossad mı yönetiyor? Devlet güçlerinden başkası, öldürülen bir adamın evine baskın yapabilir ve evraklarına el koyabilir miydi? Devlet o zamanlar yirmi sekiz Şubatçıların elindeydi. Ve elbette ki, onlar yapabilirdi böyle cürretli bir işi.
    Yirmi sekiz ŞubatIn maruf yöneticileri olan ve Türk devletinin güvenliğinden sorumlu olan büyük rütbeli Askerler ve Emniyet müdürlerinin Karun kadar zengin olmaları her halde makam maaşlarından gelmiyordu. PKK kontrolündeki uyuşturucu trafiğinden kaynaklanıyordu bu kadar büyük mali güç. Ki bu emniyet müdürlerinde biri parti kuracak kadar zenginleşmiş ve bu zenginliğin karşılığı olarak Erbakan’ı hükümetten düşürmek için elinden geleni yapmıştı. Erbakan Hükümetinin kararnamesine bir Bakan olarak imza atmamış, hükümet kırizi çıkarmıştı. Yirmi sekiz Şubatın Biri asker, öbürü Emniyet müdürü olan iki baş figürünün Öcalanla irtibatı olduğu bir çok basın organında yer aldı.
    Öcalan, verdiği bütün beyanatlarda, Laik sisteme, tıpkı o laik düzenin sahibi olan ordu gibi ve birebir vurgu yaparken, herşeyi ortaya koymuyor muydu?
    Ergenekon’un sivil baş figürlerinden, Ulusalcı, prf. lakaplı ve aynı zamanda da Cumhuriyet kanunlarına göre yasaklanmış kalpak başlı adam PKK kamplarında ne aramaktaydı. Türk Ulusalcısı olmasına karşın, PKK nın talimgahı olan dağlarda “Benim Kürt kardeşlerim” diyerek kimlere hitap ediyordu.
    Apo, yakalanarak apar topar İmralı’ya atıldıktan sonra, devletin kontrolü altında olması gerekirken,ve her türlü faaliyetten mennedilmesi mecburi iken, nasıl oluyordu da, bu adadan bütün teşkilatını kontrol edebiliyor ve istediği ya da istendiği zaman terör faaliyetlerine başvurabiliyordu? Büfecilere varıncaya kadar fişlemeyi becerebilen devlet, nasıl oluyordu da, örgütünü hapishaneden (Yoksa istirahathaneden mi demeliyim?)yöneten Apoya engel olamıyordu. Bu soruları sonsuza kadar uzatabiliriz. Bütün bunlar, 28 Şubatla birlikte devleti tam olarak ele geçirmiş Ergenekon’un desteği olmadan, olabilir işlerden değildir. Aksi taktirde, devletin gücünü abartıyoruz, hükmüne yol açılmış olur. Ve devletimiz kendi halkına tam hakim bir devlettir. Halkıyla istediği gibi oynamakta, istediği kalıba sokmakta üstüne devlet yoktur bu bizim devletin. Buna tarih ve günümüz açık şahitlik yapmaktadır.
    Apo, CHP, afedersiniz, Ecevit’in CHP si, yani, DSP.si iktidar olsun diye, İsrail-USA konsorsuyumu tarafından derdest edilip, idam kanunu iptal etme teminatını alarak Ecevit ve D.Bahçeliye teslim edildiğinde, Türk devletinin temel nizamını savunmuş ve devlete karşı çıkanlara tıpkı devlet gibi, gerici dememiş miydi? Zavallı Ecevit, Apo’nun kendisine niçin teslim edildiğini anlamadan dünyasını değiştirmiş değil miydi?
    Ateist bir yönetim kadrosu olan PKK partilerinin, devletin koyduğu statikolara sahip çıktığını gördük ve de görmeye devam ediyoruz. Demokrasi vurgusu yapan bu PKK kadrosunun, Kürtleri ezdiği iddia edilen statukoyu desteklemesini nasıl izah edeceğiz? Daha çok demokrasi ve insan hakları niyetiyle hazırlanan anayasa değişikliklerine kimlerin adına karşı çıktığını nasıl anlayacağız. Elbette, ezilmiş olduğu iddia edilen Kürt kökenli vatandaşlar adına olamaz bu sahip çıkış. Çünkü ezilenler için daha çok demokrasi gerekmektedir.
    Mevcut yarı iktidar olan ve birey hürriyetlerinin alanını genişletmek isteyen hükümeti yıkabilmek ve Ergenekonu’u geri getirebilmek için var gücüyle savaş veren brokrat devlete destek vermek ,ateist Kürtlerden başka hangi Kürde yararlı olabilir?
    Tayyib kardeşimiz, kandan besleniyorlar, diyor ve elbette ki doğruyu söylüyor. Ama başbakan olduğu için, kanla beslenenlerin kimler ve hangi kurum ve kuruluşlar olduğunu açıkça söyleyemiyor. Biz onun yerine söyleyelim ki, mevcut müslümanlık anlayışına değil, (keşke olsa) bizzat Kuran’a dayalı İslam dinine düşman olan statiko bağlılarıdır kandan beslenenler. Nasıl ki, savaş medeniyeti diyebileceğimiz Batı medeniyeti savaşsız yaşıyamıyorsa, bizim statiko sahipleri de savaşsız yaşayamıyor. Kuvvete dayalı hukuk düzenini dünyaya dayayan yeryüzü hakimi güçler, otoriter yerel devlet yapısı, hakka dayalı hukuk dini İslam’a, yaşamak ve zenginliğini devam ettirebilmek için var gücüyle düşmanlık yapıyor ve arz’ın zayıf toplumları da bu insanlık düşmanı yeryüzü güçlerinin değirmenine su taşımaya devam ediyor. Hala, yeryüzündeki kavgaların temelinde, zayıflarla güçlülerin arasındaki kavga olduğunun farkında değildir güçsüzler.

Cevabım

© 2012 İsmail Kazdal. Bütün hakları saklıdır.   RSS: Yazılar/Yorumlar   Altyapı: WordPress

Webmaster:eduman