Y.Nuri Öztürk ve Son Kitabı.
ziyaretci | Eylül 25, 2009
Sevgili Hocam,
Geçmiş Ramazan bayramınızı kutluyorum öncelikle.Son dönemde görsel medya da son kitabı ile gündeme gelen Y.N.Öztürk bey in İmamı Âzam kitabıya ilgili olarak görüş ve düşünceleriniz nedir?Okuma fırsatınız oldumu?Yada Tv lerde en azından içerikle ilgili tartışmaları izleme fırsatınız oldumu?Değerlendirme yaparsanız sevinirim.Özellikle İmam Azam ın Emevi Sarayına karşı tavrı ve İslamın saltanat(Zulüm) dönüşerek açtığı tahribat ve Fıkh ın donuklaşması hakkında neler söylenebilir?
Soruyu gönderen kişi: maruf.
Benzer Sorular
Bölüm: Soru-Cevap | Cevabım »
Etiketler: Kitab,












Hayır. Y.N.Öztürk’ün İmam azam kitabını okumadım. Evet. Konuyla ilgili Ülke TV ‘de yapılan tartışmanın bir kısmını izledim.
İmam Azamı akılcı olarak takdim edişini tenkit etti A.Bayındır hoca. Ben dahi İmam Azamın (Numan bin Sabit) akılcı olduğunu düşünüyorum. Y.N.Ö. kitabında öyle söylemişse doğru söylemiş. Emevi saltanatına karşı olduğu da kesindir. Çünkü hilafet adına saltanata başkaldıran İmam Zeyd’e açıkça destek vermiştir. Ama sadece Emevi saltanatına mı, yoksa bizatihi saltanat kurumuna mı karşı olup olmadığını bilmiyorum.
TV. de yapılan konu hakkındaki tartışmada, Y.N.Ö. ün, İmam Azam’a ait olmayan bazı sözleri kabul ederek naklettiğine şahit oldum. A.Bayındır ve Ali Akın bunu vurguladılar ve Y.N.Ö. ü tenkit ettiler ve de doğru ettiler. Mesela içki konusunda, sanki bir çeşit içki dışındakileri içki olarak görmediği savını çürüttüler. Akıl sahibi olan bir insanın sekr verici her içkinin Kuran’da haram edildiğini görmemesi düşünülemez bile. Ve İmam Azam da yüksek bir aklın sahibidir.
Bu tür bir içki fetvasını ancak saltanat kadıları ve de müftüleri verir. Ki saltanat sahipleri içki meclisleri toplayabilsin. İmam Azam ise saltanat yalakası değildir. Tam tersine sıkı bir saltanat karşıtıdır. Ve de bu sebeple saltanat tarafından öldürülmüştür.
Ondan sonra da mezhebi bozulmuştur. Bugünkü Hanefi mezhebi kanaatimce, çok azı müstesna Numan bin Sabit’in değil, onun öğrencisi olan saltanat kadısının mezhebidir. Ve bu düşüncemi en az yirmi beş senedir dillendirmekteyim. Son söz olarak, Y.N.Ö. ün İmam Azamı tam yansıtamayacağı kanaatindeyim. Durduğu yer, düşünce formatı buna izin vermez. Onun formatı popülizmdir çünkü.
KİTABI OKUMAYA BAŞLADIKTAN SONRA YAŞAR NURİ ÖZTÜRK VE SON KİTABI HAKKINDA BİRKAÇ ÖNSÖZ
Evet. Yaşar Nuri Öztürk’ün yazdığı son kitabı olan İmam Azam’ı okumaya başladım.
Öncelikle söylemeliyim ki, nefis yazılmış bir eser. Bütün bilimsel veriler kullanılmış. Kaynakçalar sağlam ve tertip mükemmel. Ama bu fakir için bazı bilmediği kaynakçalardan başka yeni bir şey yok. Ama sağlam kaynakçalara dayanıp da yanlış hükümler çıkarmanın şampiyonluğunu da kimseye bırakmayacak bir kitap. Yani, o kaynakçaları alıp, kitaptaki hükümlerin büyük bir kısmını Y.N.Ö. e bırakmak gereklidir. Fakat bütün bunlara rağmen, İslam milleti ve de özellikle de korkutulmuş bu bizim toplum için çok çok büyük bir kazanç. O İslam milleti ki, dini, yani hukuku, monark ya da oligark erk’lerin hırsına alet edilmiş ve işlevini yitirmiştir. Erkler eliyle siyasal ve sosyal hayattan kovulmuş ve tapınaklara hapsedilmiş bir din haline getirilmiştir. Bütün erkler şahsi mahiyetli ibadetlerin içini boşaltmış ve içi boş ritüeller şekline sokmuştur. Adeta dünyayı kendine bağlamış, ahreti Allah’a bırakmıştır. Yani, dünyadaki her yetkiyi Sezarlara, Ahreti ise İsa’ya vermiştir. Böylece din ruhlaşmış, maddi hayattan çıkıp gitmiştir.
İşte Y.N.Ö bu gerçeği kendisi anlamadan vesikalandırmış ve yaşanan dinin Kur’an İslam’ıyla bir ilgisi bulanmadığını ispatlamıştır bahsi geçen kitapta.
Bu fakir için yeni bir şey yok dedim. Çünkü bu kitabın vurgulamaya çalıştığı gerçeği, yanlış hükümler dışında, en az otuz beş, kırk yıldır haykırıp gelmekteyim. Yürürlükte olan dinin Kur’an ile pek az ilgisi olduğunu, Kur’an yerine uydurulmuş hadis ve kibarı- kelam sözlerinin geçerli olduğunu yazıp söylemiştim ta atmışlı yılların ortalarından bu yana. İnanmayanlar atmışlı yıllarda benim yönetimim altında neşredilmiş Hilal dergisinin 64-68 yılı bölümüne bakabilirler. Yetmişli yılların başından sonuna kadar sürdürdüğüm Çengelköy Çınaraltı sohbetleri müdavimlerinden sorabilirler.
Düşünün bir kere, Y.N.Ö.ün en çok kullandığı kaynakça, benim tercüme ettirip, yayınevimde neşrettiğim FIKHI MEZHEBLER TARİHİ VE SEKİZ BÜYÜK İMAM adlı, M. Ebu. Zehra’nın yazdığı üç ciltlik eserdir. Ve bu eserin neşrediliş tarihi 1983 yılıdır. Yani yirmi altı yıl önce neşredilmiştir. Bu devirde henüz Y.N.Ö. tanınmış biri değildi. Demek oluyor ki, İmam azam idolünü çok önceleri keşfetmiş ve bugünün Hanefiliğinin onunla pek az ilgisi olduğunu vurgulayıp gelmişim. Bu bakımdan, o büyük fikir ve eylem adamını saltanatların tasallutundan kurtarmanın yanında, Y.N.Ö ten de kurtarmak gerekmektedir. Ben de buna çalışacağım inşallah.
Saltanat o büyük insanı kendi zalimliğine ve ceberutluğuna alet etti, Y.N.Ö. de onu oligarşik saltanata dayanak yapmaya çalışıyor bahsini ettiğimiz kitapta. Monarşik saltanat onu kendi baskısına alet edebildi, Oligarşik saltanat da Y.N.Ö. aracılığı ile kendi dinsizliğine alet etmek istiyor. Saltanat bu büyük insanı hem maddi ve hem de manevi olarak öldürmüştü, Oligarşik erk de manen bir kere daha öldürüyor. Ama izin vermeyeceğiz inşallah.
Kitabı okudukça, konunun bir site ebadına sığmayacak kadar büyük olduğuna karar verdim. Bu demektir ki bu sitede yazmaya devam etmeyeceğim. Kitap haline getirip neşredeceğim. İnşallah.
Evet, Öztürk’ün kitabında benim için yeni bir şey yok ve kitabın neredeyse tamamına yakın bölümüne imzamı atarım. Ama işte ama bütün mesele imza atmadığım o küçücük bölümde saklı. İşte bundan sonra o küçük bölüm hakkında konuşacağım. Tasvip ettiklerimi açıkladıktan sonra, İtirazlarımı sıralayacağım. Böylece büyük düşünür İmam Azam’ı, hem saltanatların tanımlamalarından ve hem de Y.N.Ö. betimlemelerinden kurtaracağım İnşallah. Allah izin verirse tabii.
TASVİB ETTİĞİM GÖRÜŞLERİ
Tasvip edip onayladığım düşüncelerini şöylece sıralayabilirim:
1-İmam Azam’ı (asıl adı Numan bin Sabit) bir yenileyici, batıla karşı çıkıcı bir büyük devrimci kişiliğe sahip olarak göstermesi.
2-Onun aklını kullanan ve bundan ötürü de içtihatlarında sonsuz bir bağımsız kişilik gösteren çok müstesna düşünür olduğunu vurgulaması.
3-İmam Azam’ın, giderek Kuran’dan ayrılmanın karşısına çıkmasının açıklanmaya çalışılması.
4-Bütün iddiaları kaynakçalarına dayamasının mükemmel seviyede olması. Bu konuda ona İslam Tarihi katalogu olarak tanıdığım Ali Akın beyin yardımcı olduğunu düşünüyorum.
5-Asırlardır tartışılamayan itikadi konuları cesaretle ele alması takdire şayan bir tutumdur. Oldukça da vukufiyetle tartışmaktadır bu netameli alanın meselelerini.
Onayladığım bu beş maddeyi açmaya gerek görmüyorum. Zaten kitabı okuyanlar bunların farkına varacaklardır.
Onun için itiraz başlıklarını sıralayıp sonra da her biri hakkında niçin öyle düşündüğümüzü açıklayalım.
İTİRAZ EDİLMESİ GEREKEN YANLIŞLARI
1-Emevi ve Abbasi Arap zulmünün, zühdü, zühdün de tarikatları doğurduğunu söylemesi, ama aynı zamanda bu hayattan kaçış kurumunu kutsaması.
2-Sadece Ümeyye soyunu itham edip, o soyla siyasi erk yarışması yapan karşı soyun hırsını gözlerden saklaması.
3-Arapçılık diyerek ceberut devlet Erk’i anlayışını göz ardı etmek.
4-Siyasi erk yapısını sorgulamadan İmam Azam hakkında doğru bir hükme varılamaz. Çünkü İmam Azam’ın itirazı siyasi erk yapılanmasınadır. Yoksa mevali adına Arap ırkına karşı olmak değildir.
5-İmam Azam’ı, bir Arap soyu adına başka bir soya karşı olarak göstermesi, bir popülizmdir.
6-İmamı Azam’ı, içki hakkında töhmet altında bırakması çok kötü bir tutumdur.
7-Bir ırk adına Arap düşmanlığı yapmak bir başka ırkçılıktır ve İslam ırkçılığın her çeşidini reddetmektedir.
8-Bir büyük düşünürle 1300 küsur yıl sonra gelen bir komutanı aynı kategoride göstermesi, cehalet değilse, sadece eyyamcılıktır.
9-İslam dininin en temel deyimlerinden biri olan MUSTAZAF tanımını saptırması ve getirip şu andaki mustazaflar liderine yamaması iğrenç bir haleti ruhiyedir.
10- Laikliği götürüp Kuran’a dayaması çok şikâyetçi olduğu küreselleşmenin efendilerine hizmet vermektir.
11-Osmanlı’nın hilafeti almasını Arapçılığa dönüş olarak göstermesi siyasetten hiç anlamadığını göstermektedir.
12-Ehli rey, istihsan, örf ve maslahat anlayışını her hüccetten ve özellikle de Kur’an dan bağımsız bir noktaya taşınması . 250 sayfalarda.
13-Şeriat hakkındaki düşünceleri bir facia.
14-İbadetler imandan değildir, büyük yanlışı.
BU başlıkları, İlerki ikici bölümde teker teker açacağız inşallah. Ve bakalım neler çıkacak ortaya:
Şimdi İmam Azamı ortaya çıkaran siyasal ve sosyal şartları ortaya koymaya çalışalım.
İMAM AZAM-I ORTAYA ÇIKARAN EN ÖNEMLİ SEBEB BOZULMADIR
Elbette bu konuyu işlemeden önce, onun yaşadığı devirde, Müslümanların yaşadığı toplumda ve zamanda sosyal ve siyasal hayatta neler olduğunu ve Hz. Ömer’in şahadetiyle birlikte başlayan bozulmanın ne anlama geldiğini biz de Y.N.Ö.den ayrı olarak ortaya koymaya çalışalım. Tarihi bir kişilikten bahsedeceksek, elbette onun yaşadığı çağda ve toplumunda neler yaşandığını ortaya koymak gerekmektedir. Çünkü tarihin kahramanlarını içinde yaşadıkları toplumun kültürü ve yönetimi çıkarır ortaya.
İslam dininin bozulması derken ne kast ediyoruz? İslam dininin sosyal, siyasal, ekonomiksel ve elbette itikadi hayattan dışlanması olarak algılıyoruz bu bozulmayı.
İslam dini, hudutlarını yüce yaratıcının Kuran’da çizdiği ahlak kurallarına bağlı, bu kurallara göre sosyal, siyasal ve ekonomiksel hayat tanzim etmesini istiyor inananlarından. Bu ahlak kuralları KUR’AN da yer alır. Demek oluyor ki, müminler, Kur’an ahlakını hayata uygulamak mecburiyetindedir. Saltanat erki kurmak, kurabilmek için, öncelikle Kur’an ahlakını bertaraf etmek gerekmektedir. Çünkü Kur’an soya dayalı bütün imtiyazları reddetmektedir Niçin? Çünkü Kur’an ahlakı (LA İLAHLA başlamaktadır işe. Ne demektir “La ilah?” Bütün yeryüzü ilahlarını yok bilmek ve tam hür bireyler haline gelmektir. Yeryüzü ilahları kimlere derler? Yeryüzünü kendi isteklerine göre tanzim eden güçlüler (Kur’an-i deyimle Mustekbirler) dir bu ilahlar. Peki, ilah derken ne kast edilmektedir? İnsanları güden, terbiye eden, biçimlendiren, kendisine bend eden kişi ve kurumlardır. Bu yeryüzü ilahlarına (LA) deyip bertaraf etmedikçe, edemedikçe, İLLALLAH diyemeyiz, dersek yalan söylemiş oluruz. Çünkü İLLALLAH demek Allah’a kulluğun ilanıdır. Önce LA dememişsek Allah’a kul olmamışız demektir. Hulasa olarak, yalnız Allah’a kulluk edecek duruma gelmeden (İLLA ALLAH) denmesi bir anlam taşımaz.
Bütün nebiler ve Resuller fıtri ve doğal ahlaka davet etmiştir insanları. Allah’ın daha yaratırken tespit ettiği ahlak, ahlak kelimesinin de içerdiği gibi hayatın temeli olmalıdır. Herkes bilir ki, ahlak kelimesi yaratılışın mastarıdır. Yaratılıştan gelen doğallığın hayat haline gelmesi tabii hukukun tanzim edilmesiyle tahakkuk eder.
Bu tabii hukukun iki içtimai katmanı vardır. Bu iki katman Mustekbirler ve mustazaflar olarak isimlendirilir Kuran’ı kerimde. Y.N.Ö. ün mustazaf tanımlamasını saptırma bahsinde bu konuyu geniş bir biçimde ele alacağız. Bu noktada şu kadarını söyleyelim ki, nebileri ve Resulleri getirdiği din olan İslam, mustazafların (kasten zayıf bırakılmışların) müstekbirlerin (Kasten zayıf bırakanlar) zulmünden kurtarmak temelli bir dindir. Zaten Lailahe illallah da sonuçta bu anlama gelmektedir.
İşte Asrısaadet ya da Sadrı İslam dönemi Hz. Ömer’in şahadetine kadar bu temel ve hayati ruhu yerleştirme devridir. İşte Mustekbirler tarafından bozulan içtimai yapı bu hayati temeldedir. Bu bozulma, müstekbirlerin mustazafları istediği gibi ezmesi sonucunu doğurmuştur. Artık Mustekbirler ortaksız ilahtırlar.
Y.N.Ö. ün dediği gibi, Araplar-mevaliler savaşı değil, ezenlerle ezilenlerin mücadelesidir. Bir başka ifadeyle, HAK-BATIL savaşıdır. Elbette ezilen derken sadece ekonomik bağlamdaki ezilmeyi kastetmiyoruz. Bununla birlikte, insanların kişilik haklarının ezilmesini kast ediyoruz. İnsanın insana kul edilmesini kast ediyoruz. Hani kâinatın yaratıcısı sonsuz kudret olan Allah’ın “Ey İnsan” diyerek kendine muhatap ettiği yaratığın kimliğini yok etmek anlamındaki ezilmeden bahsediyoruz.
İşte kısaca, İslam’ın temeli olan LAİLAHE İLLALLAH yeryüzü müstekbirlerin tarafından hayattan uzaklaştırılmaya başlandığında bu batıla gidişi durdurmaya çalışan müstesna düşünürler içinde en öndeki düşünürdür İmam Azam Ebu Hanife.
Din hukuktur. Kur’an ahlakının inananların hukuku haline gelmesidir. Nebiler tevhit, Resuller tevhidin de içinde olduğu hukuku getirirler. Bir bakıma hukukun tevhidini hâkim kılmaya çalışırlar resuller.
Nitekim de, Resullerin en sonuncusu ve bu sebeple de bütün nebi ve resullerin serdarı olan Hz. Muhammed (a.s), hukuk tevhidinin küçük bir örneğini Medine’de tahakkuk ettirip biz müminlere miras olarak bıraktı. Bir site devleti mahiyetinde de olsa, Medine’de kurulan hukuk devleti biz Müslümanlar için büyük ölçüler vermektedir. İşte bozulan yapı budur ve hiç olmazsa bu hukuk devletinin bir bölümünü kurtarabilmek için bir hukuk dehasının ya da dehalarının ortaya çıkması gerekmekte idi ki, ilerdeki nesiller bazı hukuk kaynaklarına muhatap olabilsin. İşte İmam azam, Resul aracılığı ile gelen Kur’an ahlakının hukukunun tamamen kaybolmadan temellerini atan en büyük hukukçudur. Nedir bu hukukun ahlaki temelleri?
1-Kur’an Ahlakı üzerine oturmuş hukuk güce değil hakka dayalı hukuk olacaktır. Bu hukuku yeryüzü güçleri (ilahları) koymayacaktır. İşte Asr-ı-saadet bu hukukun çarpıcı örneğidir. Çünkü insanoğlu sadece bu dönemde, insanları yönetenler, kendinden çok üstün bir kudretin kendilerine müdahale etmesine izin vermiştir.
2-Asrı-saadet dönemi “Ey İnsan” diyerek, hayatın merkezine bireyi oturtan Allah’ın bu lütfünü çok iyi kavramış ve bireyin özel hayatına hiç, ama hiç müdahale etmemiştir. Hz. Ömer’in bir hikâyesi bu konunun çarpıcı örneğidir. Hz. Ömer’in gece kontrolü yaptığını hepimiz biliriz. İşte bu gecelerden birinde, Işık görünen bir mekâna yaklaşıp pencereden, ya da perdeden içeriyi görmeye çalışır ve de görür ki, ashabın biri içki içmektedir. Hiddetle içeri dalar pencereden ve içki içen kişiye ağzına geleni söyler. İçki içen zat Hz. Ömer sözünü bitirdikten sonra başlar konuşmaya; “Ya Ömer! Ben içki içmekle Allah’a karşı bir tek günah işledim. Ama sen bir anda tam dört suç işlemiş bulunuyorsun. Allah, insanların özel hayatları konusunda tecessüs etmeyin buyuruyor, sen benim özel hayatımın içine girdin. Allah, Evlere kapılarından girin buyuruyor, sense pencereden içeriye dalıyorsun; Allah, evlere kapılarını çalmadan girmeyi buyuruyor, sen hiç hissettirmeden gizlice içeri dalıyorsun; Allah öfkeliyken kimseye muhatap olmayın buyuruyor, sen bağıra çağıra bana hakaret ediyorsun. Bu karşılığı alan Hz. Ömer süklüm püklüm ayrılıyor adamın evinden. Fakat bu olaydan sonra içki içen zat Ömer’in hutbeye çıktığı camiye gelmemeye başlıyor. Elbette bu durum Hz. Ömer’i fazlaca üzüyor. Ne yapıp da kendini affettireceğini düşünürken adam bir vakit namazında camiye gelip bir köşede yer alıyor. Hz. Ömer onu görmüştür. Namazdan sonra adamın camiden çıkmasına fırsat vermeden yanına yaklaşıp şu sözü fısıldıyor: “Ya ……! Ömer beşinci suçu işlemedi.”
Yani adamın suçunu başkalarına söylemediğini açıklayarak adamı rahatlatıyor. Burada Hz. Ömer devlettir ve bir insanın diğer canlılara zarar vermeyen özel hayatına girmiş olmanın sıkıntısını çekmektedir. İşte asrısaadet devletinin ruhu budur.
3-Medine Site devletinde görevliler belli bir soydan ya da zengin guruptan seçilmiyordu. Her sınıftan ve soydan kimseler eğer görev ehliyeti ve marifeti varsa makam sahibi oluyordu. Yani, adama göre iş değil, işe göre adam aranıyordu.
4-İnsanlar hangi sınıftan olurlarsa olsunlar, çok rahat bir şekilde devletlilerle bire bir muhatap olabiliyor ve dertlerini devletlilere açıklayabiliyordu.
5- Zaten Mescitlerde Devlet görevlileri namaz kıldırıyor ve günde beş kez halkla birlikte oluyordu.
6-Ganimetler ve Beytülmal (hazine) gelirleri adil biçimde dağıtılıyor, ayırım yapılmıyordu. Yani, HAŞR suresinin yedinci ayetine harfiyen uyuluyordu. Ne deniyor bu ayette? “Ekonomik değerler belli bir gurup içinde dolaştırılarak, o gurubu erk haline getirmesin.” Bu ayet erk eşittir mülk ölçüsünü vermektedir. Ve hayati bir konudur. Ekonomik değerlerin adil dağılmadığı bir toplumda huzura gitmenin imkânı yoktur. Ekonomik değerler bir gurup elinde toplandığında, o gurubu ortaksız erk haline getirir ve böyle ortaksız bir erk de kaçınılmaz olarak ceberut bir otorite olur. Bütün bireyler ekonomik gücü elinde tutan devlet erkinin kölesi olur. Eğer köleliği kabul etmezse aç kalır. Birçok faziletli kişinin zalim devlet erklerine destek vermesinin ardında bu gerekçe yatmaktadır. Mali gücü elinde bulunduran erklere hizmet etmedikçe hayat hakkı bulamayan üstün yetenekli kimseler, sonunda imkânlı yaşamak aşkına kapılıyor ve de erklerin azatsız kölesi haline geliyor. Yani, marifet sahibi oldukları halde erklere (müstekbirlere) hizmet vermezlerse, gittikçe güçsüzleşip mustazaflara katılıyorlar ister istemez. Mülkü elinde bulunduran üst yapı sisteminde zayıflar daha zayıflar ve köleleşir. İşte Asrısaadet çok kısa bir zaman diliminde de olsa, mülkü bölerek muazzam bir ekonomik denge sağlamış ve saadetli insanlar toplumunu yaratmıştır.
7-Asrısaadet yönetim kadrosu, Allah’ın “İşlerinizi şura ehline gidip tartışın, sonra son kararı verin” emrine harfiyen uymuş ve muhtemel devlet erki yanlışlarına düşmemiştir. Vatandaş bu dönemde devletine tam olarak güven duymuş ve rahat etmiştir.
8-Şeriat, yani hukuk her makama, her ekonomik katmana ve soya eşit biçimde uygulanmış ve bu durum kendine güvenen bireyler üretmiştir. Çünkü adalet mülkün, yani devletin temelidir. Hukuk herkese eşit olarak uygulanmazsa devlet çöker, devlet çökünce de bireyin adalet duygusu kaybolur. Bireyin adalete güven duygusu kalmayınca, başıbozuk bireyler ortalığı kaplar ve topluma anarşi hakim olur. Nitekim de öyle olmuş, anarşi çok kısa zamanda İslam toplumunu kargaşaya ve yıkıma sürüklemiştir.
9-Sonuç olarak, Kuran ahlakının hukuk tevhidi toplumda yerleşmişti. O hukuk ki, şarihi Cenabı Hak’tı.
TEVHİD TOPLUMUNUN BOZULUŞU NASIL BAŞLADI?
Peki, yukarıda temel niteliklerini sıraladığımız bu güzel sosyal ve siyasal düzenin bozulması nasıl başlamıştı ve kimler başlatmıştı. Başlatanlar işin nereye gideceğinin farkında mıydılar?
Yukarıda bir kısmını açıkladığımız Medine site devletinin temel ölçülerini bozarken, bu işin failleri bu bozuluşun sonuçlarının farkında mıydılar? Yoksa bilerek mi bozdular? Bu yakıcı sorunun cevabını vermeden önce, Resulün hayat haline getirdiği Kur’an ahlakından birkaç temel örnek daha sunalım.
Medine’de gerçekleştirilen site devletinin hukukundan örnekler vermezsek, İmam Azam’ın neyi kurtarmaya çalıştığını anlayamaz ve anlayamazsak da, biz de kaçınılmaz olarak Y.N.Ö ün düştüğü ırkçılık batağına düşmüş oluruz.
Medine site devletinin en belirgin yanı, insanlık tarihinde bir eşi bulunmayan oluşumu, bu site devletinin yöneticilerinin Allah’a (Kur’an aracılığı ile) teslim olmalarıydı. Bir yönetim heyeti ilk kez kendi kudreti dışındaki çok çok, sonsuz büyük bir kudrete teslim oluyor ve Allah’ın, kendi otoritesine müdahale etmesine izin veriyordu. Bu örneğin dışındaki hiçbir erk kendini Allah’a kontrol ettirmemiştir. Kendi erkine ortak kabul etmemiştir hiçbir otorite. İşte Lailahe illallah bu anlama gelmektedir. Yani, en güçlü üst yapıların ve onların sahiplerinin, kendinden kudretli bir büyük güce teslim olmalarının ifadesidir Lailahe illallah. İşte Medine site devletinin yöneticileri Hz. Ömer’in şahadetine kadar bu büyük işi başarmış ve yeryüzünde eşi görülmemiş hür bireylerin toplumunu oluşturmuştu. Her birey yalnız Allah’a kulluk ediyor, böylece başkalarına kulluk etmekten kurtuluyordu. Ancak Allah’a kulluk eden, başkalarına kulluk etmekten kurtulur. İşte bu adil düzeni oluşturmuş toplumun örnek devlet yapılanmasıdır Medine site devleti.
İşte bozulan yapı budur. Kula kulluktan kurtulmuş bireylerin, yeniden kudretlilere kul olma yoluna sokulmasıdır bozulma. Âlemlerin sultanına bağlı bireyleri, yeniden yeryüzü güçlerine bağlama yoluna gidilmiştir. İşte başta İmam Azam olmak üzere bu gidişe dur demeye soyunmuş olan insanlar HAK dininin gerçek kahramanlarıdır.
ÇOK KISA BİR ZAMANDA BOZULMANIN KÖK SEBEPLERİ
İşin başında ARAB-MEVALİ çatışması diye bir sebep yoktur. Sadece ırk ve soy asabiyeti şiddetli iki Arap ailesinin arasındaki tarihi iktidar kavgası yatmaktadır bozulmanın altında. Bu iki Arap soyunun biri HAŞİM, öbürü de Ümeyye (Emevi) sülalesidir. Bu iki soy tarihleri boyu iktidar kavgası verip gelmişlerdir. İktidarın simgesi olan Kâbe tapınağının bekçiliğini ya da hizmetçiliğini yapmak işi taksim edilmiş ve bu iki soyun iktidar kavgası da bir müddet uykuya yatmıştır. Ta Allah’ın Resul olarak Hz. Muhammedi gönderişine kadar. İki aile tarafından bölüşülmüş iktidar, Risaletin Haşim oğullarından bir ferde inmesi bu eşitliği Ümeyye soyunun aleyhine bozmuştur. İşte bozulmanın asıl sebebi, bu iki ailenin asabiyete dayalı iktidar kavgasıdır. Daha risalet gelir gelmez Ümeyye durumu anlamış, avantajın Haşim oğullarının eline geçmemesi için çok şiddetli bir mücadeleye girişmiş, fakat gidişi önleyememiştir. Allah resulüne savaş açanların başını çekenlerin çoğunun Ümeyye soyundan olması elbette tesadüfî değildir. Bu soyun Haşim oğullarına düşmanlığının simgesi HİND de bir Ümeyye’dir. Haşim oğullarının büyüklerinden olan Hz. Hamza’nın kanlı ciğerlerini ısırmak hangi kinin eseridir acaba? Ki bu yamyam kadın Ebu Sufyan’ın karısı, Emevi saltanatını kuran Muaviye’nin de anasıdır. Ne korkunç bir kombinezon, öyle değil mi sayın okuyucular. Her türlü saltanata karşı çıkılmasını kendine temel edinmiş İslam dininin bu temelini değiştiren bir zalime asırlardır “Radiyallahuanh” dedirten kuvvet nasıl bir kudrettir bir düşünün. Böyle bir hacalet ve zillet uydurma hadislere dayandırılmıştır. Özellikle de ashabı hatasız hale sokan mahiyetteki hadisler. Mesela, “Benim Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tutunursanız bana gelirsiniz,” gibi hadisler. Eh mademki ashap kutsaldır, öyleyse Muaviye de ashap olduğuna göre kutsaldır. Evet, kendine İslam devleti diyen bütün siyasi erkler Muaviye’yi kendi ceberut devlet yapılarına dayanak yapmışlar, İslam düşmanlığının temelinde yatan zalim erk yapısı zavallı Müslümanlara asırlardır kabul ettirilip, kişiliksiz ve her kalıba giren tiplerin iyi Müslüman olduğu kabulü neredeyse hayatın değişmez, değiştirilmez kuralı haline getirilmiştir.
Evet. Bozulmanın temelinde iki Arap soyunun iktidar kavgası yatmaktadır. Daha yabani ve dolayısı ile çok dünyacı Ümeyye sonunda galip gelmiş, ama bu arada da İslam siyasal ve sosyal hayattan sürgün edilmiştir. Artık LA denmesi gereken ilahlar ve onların kadim saltanatları hâkimdir, hakka dayalı hukukun bağlıları ise sindirilmiştir.
HZ. ÖMER’İN ŞAHADETİ İLE NELER OLDU?
Konuya tam vakıf olabilmek için Resulün vefatıyla birlikte başlayan ve küçük görülüp üstü örtülen birçok önemli vakadan bahsedelim. Bu vakaya baktığımızda göreceğiz ki, Ümeyye oğulları yanıp tutuşarak bekledikleri iktidarı ele geçirme fırsatını yakaladıklarını düşünmüşler ve Allah Resulünün mübarek naşının soğumasını bile beklemeden Ben-i-Sakif meydanında iktidarı ele geçirme atakları yapmışlardı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve daha birkaç gerçek ashap Allah Resulünün naşı başında bulunurken, birileri Medine halkını, yani Ensar’ı (yardımcıları) Ben-i- Said Sakifinde toplamış ve hilafet tartışmasını başlatmışlardı bile.
Bu hilafet toplantısını Ensar’ın üstüne yıkmaya çalışanlar büyük bir hata etmişlerdir. Çünkü bu tutumları asıl failler olan Emevi’leri örtmüş, onlar da rahat rahat iktidarı ele geçirme mücadelesini yürütmüşlerdir. Emeviler Birinci ele geçirme ataklarında başarılı olamadılarsa, bunu önleyen, başta Hz. Ömer olmak üzere, Hz. Ebu Bekir’dir.
Alanda bir takım kimselerin toplanıp hilafet hakkı üzerine tartıştıklarını duyunca, Hz. Ömer, Resulün naşının bulunduğu mekândan ok gibi fırlayıp adı geçen meydana ulaşmış ve kalabalığa karşı şöyle haykırmıştı: “Üzerinde tartışma yaptığınız konu dinde mukaddem olan muhacirler olmadan yapılabilir mi? Bu alanda bulunanlar bu konuda bu büyük mesele hakkında tek başına karar alabilir mi?” diye bağırmış, fakat netice alamamıştı. Çaresiz kılıcını çekip; “Allah’ın Resulü ölmedi. Kim öldü derse bu kılıç gerekeni yapacaktır” şeklinde gürlemişti. O, bu şekilde tavır gösterip zaman kazanmaya çalışırken Hz. Ebu Bekir de alana girmiş, Ömer’in kafalarını karıştırdığı kalabalığa şu destansı hitabeti yapmıştı: “Ey Müslümanlar! Kim ki Resule tapıyordu, bilsin ki o öldü. Kim Allah’a tapıyor, bilsin ki yalnız O ölmez. Çünkü Hay ve Lâyemuttur. “ Bu ateş gibi sözler kalabalığın bağrını yakmış ve sessizce ağlama moduna sokmuştur. İşte tam bu elim psikolojik noktada Hz. Ömer Hz. Ebu Bekir’e yönelmiş, eline yapışmış ve ver elini öpeyim ve sana biat edeyim diyerek, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini ilan edivermiştir. Bu biadı gören Ensar büyükleri ve meydanda bulunan diğerleri, Hz. Ebu Bekir’e gelip teker teker biadlarını sunmuşlardır.
Tabii ki, Ensar’ı ajite eden Ümeyye soylular ve onların yalakaları her halde canlarını kurtarmak için alandan sessizce sıvışmışlardır. Emellerini büyük bir hınç içinde başka baharlara bırakmak zorunda kalmışlardır.
İşte birinci Emevi saltanat salvosu böyle savulmuş ve 23 yıllık Asrısaadetin ömrü Sadrı İslam devriyle birlikte on üç yıl kadar uzatılmıştır. Bu uzayışın iki kahramanı Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’dir. Allah onlardan razı olmuştur zaten, çünkü biz onlardan razıyız. Bize gerçek İslam nizamının ne demek olduğunu bizzat yaşayarak gösterdikleri için. Hakka dayalı adil bir toplum düzeninin örneklerini onlarda gördük biz.
HZ. EBU BEKİR VE ÖMER DÖNEMLERİNDE OLUP BİTENLER
Özetini verdiğimiz seçimden sonra hitabet kürsüsüne çıkan Hz. Ebu Bekir bütün zamanlar boyu geçerli olması gereken şu muhteşem konuşmayı yapmıştı: Özetle ve hafızamda kaldığı kadarıyla; “Ey insanlar! Sizden hayırlı olmamama rağmen beni başınıza geçirdiniz. Eğer benden Allah Resulünün icraatını isterseniz ben bunu yapamam. Ona vahiy gelip hatalarını düzeltiyordu. Ben ise sizin gibi sıradan biriyim. Onun için hata yaptığımda sizin uyarılarınıza muhtacım. Hatalarımda beni uyarın. Allah’a ve Resulüne itaat ettiğimde siz de bana itaat edin. Ama onlardan ayrıldığım ve kendi nefsimden kararlar verdiğimde bana itaatle mükellef değilsiniz. Hatta icabında kıyam hakkınız var.
Ey insanlar! Sizin gözünüzde kim zayıftır, o zayıfın hakkını güçlüden alıncaya kadar benim gözümde en güçlünüzdür. Siz kime güçlü diyorsunuz, o güçlüden zayıfın hakkını alıncaya kadar benim gözümde en zayıfınızdır.
Öfkeliyken yanıma yaklaşmayın. Olur ki kızgınlıkla kalbinizi kıracak sözler söyler, işler yaparız….”
Görüldüğü gibi, Hz. Ebu Bekir devlet erkiyle vatandaş arasındaki münasebetlerin, yani hukukun manifestosunu sunuyor insanlara ve insanlığa. İşte, Ümeyye’ nin iktidar hırsı bu devlet halk münasebetini yıktı ve yerine ceberut devlet erkini getirdi. Hem de en şiddetlisini. Hâlbuki Kuran ahlakı tam tersini tavsiye ediyordu. Devlet yöneticilerini halkın hizmetini görenler olarak tarif ediyordu. İleriki sayfalarda yeri geldikçe bu önemli konuya sıkça değineceğiz inşallah.
Hz. Ebu Bekir iki küsur sene hilafette kaldı. Hilafeti aldığından itibaren ölümüne kadar olan dönemde, Allah Resulünün bıraktıkları şartlarda fazla bir değişiklik olmadığı için, kendi reyiyle içtihat yapmaya soyunmadı. Allah resulünün önderlik ölçülerini neredeyse aynen sürdürdü.
Birkaç yalancı peygamberlik iddiaları ve bir kabilenin ZEKÂT vermemeye kalkışması dışında fazla bir gaileyle karşılaşmadı. Bu topluluğun üzerine muharip birlik göndermesi çok dikkat çekicidir. Zekât beytülmal, yani devlet kasasına verilen vergidir, İslam devletinin yaşaması için elzemdir. Yeri geldiği için bir not olarak zikrettik bu önemli konuyu.
Zaman açısından Allah Resulü ile O kadar bitişikti ki onun devri, Resulün Köle çocuğu Usame komutanlığında topladığı muharip birliğini itirazlara rağmen aynen korumuş ve Resulün sefketme kararı verdiği hedefe, yani zekât vermekten kaçınan topluluğun üzerine göndermiştir. Her halde daha uzun kalsaydı hilafette, yine de içtihat etmez, canı kadar sevdiği Resulü aynen taklit etmeye çalışırdı. Bir kitapta Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer kıyaslamasında, “Ebu Bekir Muhammet peygambere, Hz. Ömer ise Peygamber Muhammet’e inanıyordu” denmektedir ve aynen de doğrudur.
Kısaca, Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamberden aldığı hilafeti neredeyse aynen Hz. Ömer’e devretmişti. Neyi ve nasıl bir toplumu devretmiş olduğuna daha önceki sayfalarda değinmiştik. Kuran ve fiili sünnet bütün hilafet kararlarının merkezinde yer alıyordu. Yani, Hz. Ebu Bekir karar verirken önce Kuran’a sonra da can arkadaşı Resulün fiili uygulamalarına dayanıyordu. Elbette ki kolay bir yönetim şeklidir bu. Onun şartları herkese nasip olmaz. Dinin çıkış noktasına bitişik bir şartta sağa sola sapmadan yönetmek kolaydır ve Hz. Ebu Bekir Ümeyye gizli faaliyetleri dışında kolay bir dönemin halifesidir. Onun içindir ki, içtihat etmek ihtiyacını pek duymamıştır.
Hz. Ebu Bekir’in kısaca künyesi: Hz. Ebu Bekir’in Adı Abdullah, Künyesi Ebu Bekir, lakabı Sıddık ve Atiktir. Babasını adı Osman’dır. Kühafe oğullarındandır. Annesi ise Selma’dır. Bu mübarek hanımın lakabı ise. Ebu Hayr’dır. Bütün Kureyş aileleri gibi, geriye doğru gittikçe Resulün soyuyla birleşmektedir.
HZ.ÖMER DEVRİ
Bu devre girmeden önce Hz. Ömer’in biyografini de verelim: Kureyş’in Beni Adiyy soyundandır. Yukarıda c da söylediğimiz gibi, bu sülale de geriye gittikçe Resulün soyuyla birleşir. Hicretten kırk yıl önce doğmuştur.
Hz. Ömer devrine gelince çok hareketli zamanlardır. Özellikle Suriye, Irak ve Mısır’ın fethinden sonra ekonomi çok büyümüş ve bu durum Ümeyye’nin iktidar hırsını daha da azdırmıştır. Ama Hz. Ömer’in demirden yumruğu her başkaldıranın beynine inmiş, onun dirayeti Ümeyye soyunun devlete sızmasını mümkün olduğunca geciktirmiştir.
Hz. Ömer şehit edildiği güne kadar uzayan on senelik hilafeti devrinde, bütün zamanlara, mekânlara ve toplumlara örnek olacak büyük işler yaptı. Hayır, fetihlerinden bahsetmiyoruz. Evet, Irak, Suriye ve Mısır fetihleri elbette küçük gösterilemez. Ancak biz bu büyük fetihlerin ruhu hakkında Hz. Ömer’in tutumunu vurgulamak istiyoruz. Bir İslam devletinin fetihleri ne maksatla yapabileceğinin bütün unsurlarını verir Hz. Ömer. Bu ilkelerin ne olduğu, zaten fetihlerin sonuçlarında açıkça görülmektedir. Bütün fetihler, fethedilen ülke insanlarının Müslüman olmasıyla neticelenmiştir. Hayır, her fethedilen toplum İslam dinine girmek için zorlanmıştır demek istemiyoruz. Tam aksine her birey kendi dinini seçmede tamamen serbest bırakılmıştır. Zaten bir İslam devletinin savaş sebeplerinden biri, vatandaşlarına din baskısı yapan, ahlak dayayan ve dolayısı ile rablik yapan otoriteleri yıkmak ve bireylere kendi dinlerini kendilerinin seçmelerinin ortamını hazırlamaktır. Asla toprak fethi değildir. Toprak fethi, güce dayanan erklerin işidir. Müslüman toplumlar hakkın hukukunu gerçekleştirmiştir ve hakkın hukukunda ise, bireyleri, başkalarına zarar verme dışında, hiçbir konuda zorlamamak vardır. Bu konuyu dile getiren bir Hz. Ömer kıssası sunalım:
Mısır’ı fetheden Hz. Ömer’in komutanı Amr bin Ass Kuzey Afrika’da Cebelitarık boğazına doğru ilerlemektedir askerleriyle birlikte. İslam halifesi Hz. Ömer ona bir mektup gönderir. Mektup aşağı yukarı şu mealdedir: “Mektubun eline geçtiği noktadan bir adım bile ileri adım atma. Bizim işimiz gönülleri fethetmektir, toprakları değil. Hem zaten savaş stratejisi bakımından da tutarlı olmaz ilerlemen. Çünkü arkan düşman önün düşman, iyi bir şart sağlamaz. Onun için, şu anda üzerinde bulunduğun mekânda yaşayan insanların kalplerini fethet ve fethini tamamlamış ol!”
Anlatmaya çalıştığım savaş hukukunu ifade eden ikinci Hz. Ömer kıssası da şöyledir: Irak fatihi, hayatında hiç savaş kaybetmemiş büyük komutan Halit bin Velid’e gönderdiği mektup şu çarpıcı içeriktedir: “Bu mektubu muhariplerinin önünde oku! Herkese duyur! Seni görevinden azlediyorum ve yerine Ebu Ubeyde’yi atıyorum. Seni başarısızlıklarından dolayı değil, tam tersine başarılarından ötürü azlediyorum. Çünkü halk başarılarını bütünüyle sana mal ediyor. Hâlbuki ise, bütün başarılar Allah’a ve O’na inanan müminlere aittir. “
Elbette bu mektubu askerlerine okurken doğal olarak sesi titreyerek okuyor. Bunu sezen askerlerden biri: “Ey komutan! O mektubu doğru oku! Birliğin içine nifak mı sokmaya çalışıyorsun. Eğer öyleyse, yani sapıklığa düşüyorsan, (kılıcını çıkarır kınından ve) seni bununla düzeltirim” der. Buna mukabil Halit bin Velit; “Ömer baştayken buna imkân var mı?” karşılığını verir meyus ve kızgın bir tavırla.
İşte, Hz. Ömer İslam ahlakıyla oluşmuş hukuku böyle uyguluyordu. Ümeyye tarafından yıkılan işte bu İslam ahlakıydı. Hakkı yaymak için değil, topraklarını genişletmek için savaşıyordu ve elbette zalim oluyordu.
Görüldüğü gibi, Hz. Ömer devletin kurumlarına tam anlamıyla hâkimdi. Hiç savaş kaybetmemiş kumandan Halit bin Velit dahi ondan çekiniyor ve zaferler kazanmış bir komutanın asla kabul edemeyeceği bir azli ister istemez kabulleniyordu. Ama serzeniş etmekten de geri kalmıyordu.
Bu düzeni ve dirliği nasıl sağlamıştı Hz. Ömer? Elbette ki zulümle değil adaletle sağlamıştı. Gösterdiği adil düzen örneği ile hiç de kolayca itaat etmeyecek bir toplumu arkasına almış ve elbette çok güçlenmişti.
Adaletinden hiç olmazsa bir örnek vermemiz çok iyi olacaktır: Hâkim olarak atadığı Ebu Musa el-Eşariye şu tavsiyeyi yapmıştır: “Davaları adalet ve hak üzere halletmeye çalışmak çok esaslı farzlardan biridir. Aynı zamanda Resulün de sünnetidir. Senin karşına gelen herkes adaletin önünde eşit olsun. Zayıflar senin adaletinden şüpheye düşmesin. Güçlüler senden tarafgirlik beklemesin. İddia sahibi iddiasını deliller göstererek ıspatlamakla yükümlüdür. İnkâr edenler yemin ettirilmelidir. Hep sulh ettirici rol oyna. Sadece helali haram, haramı helal sayacak bir sulha imkân verme. Hüküm verdikten sonra hükmünü çürüten yeni deliller gelirse önüne, hiç tereddütsüz ilk verdiğin hükümden hakka dönüş yap. Kitap ve sünnette bulamadığın hükümleri kendi idrakine danış. Birbirine benzeyen hallere dikkat et. Sonra da kıyaslamaya çalış. Bir kimse delil göstermek için zaman isterse ona istediği zamanı ver. Verdiğin mühlet içinde delillerini getirirse hakkını hemen ver. Aksi olur da delil getiremezse, davasını hemen reddet. Bütün Müslümanlar adil kabul edilmelidir. Ancak işledikleri her hangi bir suçtan ötürü değnekle cezalandırılanlar veya yalan yere şahitlik yapanlar veya veraset ve vesayet konusunda adil olmadıkları bilinenler güvenilirlik vasıflarını kaybetmiş olurlar ve şahadetleri de geçerli olmaz.”
Nasıl ölçüler ama. Hukuka haklar hâkimse işte mahkemeleri bu ruh üzerine oturmuş oluyor. Bu ruhu yok etti Emevi saltanatı.
İşte Emevi nesebe dayalı saltanat kurmakla, hakkın hukukunu gücün hukukuna çevirmekle zulüm devri başlamıştır. Ortada mevali diye bir kavram bile yoktur. Hatta Arap olmayan, fakat Müslüman olan kimseler inanç toplumu olan Asrısaadet zamanı içinde Arap Müslüman’ından daha kıymetli sayılıyordu. Çünkü bu dönem hakkı tebliğ ve hakka çağırma dönemiydi ve bir kişi hakka daveti kabul ettiğinde de maksat hâsıl oluyor ve tebliği yapan sevinçten mest oluyordu.
Şimdi de öyle değil mi muhterem okuyucular? Yabancı bir kişi İslam’a girdiğinde bütün dünya Müslümanlar o kişiyi baş tacı etmiyor mu? Etmiyor diyenlere Casius Clay (Muhammed Ali) ya da Cat Stewen’i (Yusuf İslam) örnek verebilirim. Her ikisi de dünyadaki samimi Müslümanların sevgilisi olmadı mı? Ashabın mevaliyi, yani Arap olmayan Müslüman’ı dışlaması, onların ihlâslı Müslüman olmadıkları anlamına gelir ki, maazallah böyle bir vebalin altından kalkılamaz. Elbette Y.N.Ö. de böyle düşünmüyordur.
HZ. ÖMER’İN ŞEHADETİ VE SONUN BAŞLANGICI
İslam dininin geliş sebebini ortadan kaldırmak, onu kendi saltanatına dayanak yapmak için yanıp tutuşan soy asabiyetli aile, Hz. Ömer ‘in iktidarı uzadıkça ve onu bir türlü kendi iktidarlarına payanda yapamadıkça öfkeleniyor, öfkelendikçe de sabrı taşıyor. Hz. Ömer’i ortadan kaldırma kararı alıyor ve bu işi de İran kökenli Firuz isimli ve Lulu lakaplı haine ihale ediyor. Bu insanlık haini kişi, elbette ki bu tarihi değiştiren ihanete azmettiren kişilerden çok, pek çok daha az bir canidir. Esas büyük caniler onu azmettirenlerdir.
Araplarda en acele halledilmesi gereken mesele yeni devlet başkanının seçimi idi. Eğer bu seçim gecikirse olmadık işler gelirdi toplumun başına. Fitne fesat ortalığı kaplardı. Onun için bu iş acele halledilmeliydi. Bu durumu çok iyi bilen ashabın büyükleri hemen faaliyete, ya da kulislere giriştiler. Bildiğimiz gibi, Hz. Ömer namaza imamlık ettiği sırada bıçaklanmıştı. Namazı devam ettirmek gerekmekteydi. Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’ın namazı tamamlamasını istedi. Elbette halife seçimi konusunda Hz. Ömer tarafından verilen bir işaretti bu durum. Ama Hz. Ömer’i seçim konusunda sıkıştırdılar. Elbette kendinden sonra kimin halife olacağı konusunu çok düşünmüştü Hz. Ömer. Bu işi yerine getirecek kimseyi bir türlü tespit edememişti kafasında. Allah Resulünün en yakınlarından altı kişi kalmıştı. Bu altı kişi aynı zamanda aşere-i-mübeşşereden sayılıyordu. Ama Hz. Ömer bu altı kişiden hiçbirini hilafet için yeterli görmüyordu. Onun içindir ki özellikle birisini işaret edemiyordu. Sonunda bu altı kişinin toplanıp kendi aralarından bir halife seçmelerini tavsiye etti. Bu Altı kişi şunlardı: Abdurrahman bin Avf, Saad bin Ebu Vakkas, Talha bin Übeydullah, Zübeyir bin Avvam, Osman ve Ali.
İşte bu altı zatı muhterem aralarından birini yeni halife seçmek için halk arasından çekilerek toplanmış, uzun müzakerelerden sonra, aralarından iki kişi finale kalmıştı. Bunlar, Osman bin Affan ve Ali bin Ebu Talib’dir. Diğerleri adaylıktan çekilmişti. Fakat bu toplantıya katılanlar, namzet olarak kalan iki kişi hakkında bir seçim yapamamışlardı. Sonunda bu iki kişiden hangisinin halife olacağını tespit etmek için halk arasına girip referandum yapmaya karar verdiler. Bu görevi Zübeyir Bin Avvam ile Abdurrahman Bin Avf’a verdiler. Onlar da oturum yaptıkları mekândan çıkıp halk arasına karıştılar. Anketlerini yaptılar ve toplantı yerine döndüler. Anketin neticesi Hz. Osman’ı halife olarak seçmişti. Görüldüğü gibi, bir nevi seçimle halife olan ilk kişiydi Hz. Osman. Hz. Ebu Bekir’i bir nevi Hz. Ömer biat ederek halife seçmişti. Hz. Ömer’i ise Hz. Ebu Bekir tavsiye etmişti.
BU HALK OYLAMASINDA BİR GARİPLİK GÖRÜLMEKTEDİR
Evet. Aralarından birini yeni halife seçecek altı kişiden ikisinin, sona kalmış iki adaydan birini halife ilan etmek niyetiyle halk arasına girip yaptıkları bir nevi referandumun sonucunun Hz. Osman lehine çıkmasında bize göre gariplikler var.
Bir kere bu sırada Hz. Osman çok yaşlıdır. Diğer adayların tamamı, özellikle de Hz. Ali ondan gençtir. Bu altı kişi arasında İslam dinine Hz. Osman’dan daha önce girenler çoğunluktadır. Ve Araplarda mukaddem, yani ilklerden olmak çok büyük bir itibar sebebedir. Haşim oğulları Ümeyye oğullarından daha çok taraftara sahiptir. En önemlisi de Haşim oğulları ile Ümeyye oğulları arasındaki tarihi rekabeti bütün Kureyş’iler bilmektedir. Ayrıca, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in ilk iki halife olmasının ardında yatan gerçek sebebin, İslam dininin bu iki soyun rekabet alanından uzaklaştırılmak olduğunu sahabelerin bilmemesi mümkün değildir. Böyle düşünürsek çoğu ashap olan Medine toplumunu beyinsiz duruma düşürürüz. Daha da ileri bir sebep, Mekke ve Medine ailelerinin en büyüklerinin peygamber ve dolayısı ile ailesinin yandaşı olmalarıdır. Üstelik de Resulün ahrete intikali üzerinden çok zaman geçmemiştir. Yani, Resulle hatıralar terütazedir.
Bunlar ve daha başka ve başka faktörler Resul soyunun lehineyken, nasıl oluyor da, Haşim soyunun en namlı üyesi olan Hz. Ali ile Ümeyye soyundan ihtiyarlamış Hz. Osman arasındaki seçimi ikincisi kazanıyor? Bu can alıcı soru sorulmamıştır tarih boyu. Neden. Çünkü Ashap nesli kutsaldır ve onlar asla yanlış yapmaz, telakkisi ile Müslümanları aklı bu kutsal dönemle kilitlenmiştir. Ayrıca da. Muaviye saltanatı ondan sonra gelen saltanatların dayandığı tek şerri kaynaktır. Bu sorunun sonuçları onların saltanatlarını da sarsar.
Bu sorunun doğru cevabını vermek ve bu cevabı açık delilleriyle desteklemek o kadar da kolay bir iş değildir. Çünkü tarihi deliller tarihteki çeşitli erkler eliyle karartılmıştır. Bir sonraki erk, bir evvelki erki karalayarak varlığını sürdürmüştür. Eski erkin enkaz haline gelmesi, yeni erki parlatmıştır. Onun içindir ki, özellikle de siyasal ve sosyal tarih, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir zaman ve mekânında net biçimde yazıya bağlanamamıştır. Ancak kulaktan kulağa fısıldanılarak gelmiştir bize tarihi bilgiler. Erkleri istediği kadar, çünkü erklerin hayatı devlet sırrıdır ve de bu sırları açıklamak idamlık suçtur. Devletler yıkılabilir ama arka plan devlet yapısı, yani, bugünkü adıyla Bürokrasi kesintisiz sürüp gider. Bu gizli devleti ifşa etmek bir devlet suçudur ve devlet suçunun affı yoktur.
İşte bütün bu sebeplerden, yukarıdaki sorunun cevabı açık delillere dayandırılarak cevaplanamaz. Ancak olayların mantığına dayandırılabilir. Biz de birçok cevapları olayların ve olanların mantığına dayatıyoruz.
Bu sorunun cevabı hakkında bu mantığı kurduğumuzda, şunları söyleyebiliriz:
1-Halka sorma görevini yüklenen iki güzide ashap birer yalancıdır. Hz. Ali lehine olan halk oyunu aleyhte göstermişlerdir. Bu ihtimali neredeyse imkânsız görüyoruz. Resulün en yakınları olmuş ve İslam davasını onunla birlikte sırtlamış bu iki ashabı bu durumdan tenzih ederiz.
2-Sormak için dolaştıkları çarşı pazarda sadece Ümeyye oğullarının bireyleri vardı. Haşim oğulları mensupları sırra kadem basmışlardı. Bu ihtimal de güçlü sayılmaz.
3-Haşim oğullarından olan, ya da yandaşlığını yapanların çoğu, Ümeyye rüşvetçilerini cazibesine kapılmışlardı. Ki Haşim oğulları prenslik hakkı olarak hilafetin getirilip kendilerine teslim edilmesini beklerken, Ümeyye oğulları gazvelere ve fetihlere katılıp zenginliklerine zenginlik katmışlardı. Yani, istediklerini satın alacak kadar mali imkânları vardı. Ayrıca birkaç Arap soylu aile büyüğünü satın almak yeterli desteği sağlaya bilirdi. Çünkü Araplar oldukça ataperest tabiatlı toplumdu. Nasıl ki, bizim devlet birkaç ağayı satın alıyor ve bütün Güneydoğu insanlarını kendine bağlıyorsa, aynen öyleydi Arap beylerinin durumu. Onları satı al, bütün ailesini de satın almış olursun.
Benim için Hz. Osman’ın anketinde en büyük ihtimal bu sonuncusudur. Ümeyye soyunun iktidara el koyma aşkı, sadece iktidara el koymaktan da öte, asırlık rakibini alt etmekti. Asla din onları ilgilendirmedi. Dini kendi iktidarlarını destekleyici oldukça benimser gibi davrandı zaman zaman. Ama Muaviye’nin oğlu Yezit, Hz. Hüseyin’in kesik başı ayaklarının önüne atıldığında: “Ey Muhammet. Soyumun öcünü senden böylece aldım” diyerek, mücadelenin gerçek yüzünü göstermekten çekinmemişti.
İslam dini, güce dayalı devlet yapısını Hakka dayalı devlete dönüştürmek için gelmişken, onu yeniden güce teslim etmek, hakkı örtmek değil de ya nedir? Bizce en büyük küfürlerden biri Allah’ın hükümdarlığını kullara vermektir. Bu durum Fatiha suresindeki, “Yalnız sana kullukla itaat eder, bu sebeple de yardımı yalnız senden beklerim” ölçüsüyle taban tabana zıt değil midir? “Yalnız sana kullukla itaat ederimi, Yalnız sana taparıma çevirmişler ve hakka itaat eden Müslümanları çok tanrılı totem dönemlerine geri döndürmüşledir. Çünkü tapınma sadece totem dönemlerinin çeşitli ritüelleridir. Bu en büyük küfür değildir de ya nedir?
Evet. Bir sürü oyunlar oynanmış ve hakkın emrindeki asrısaadet toplumu, yeniden güce ram edilmiş ve tarihin en büyük küfrü böylece ikame edilmiştir.
HZ. OSMAN DÖNEMİ, İSLAM DİNİNİN SİYASAL VE SOSYAL HAYATTAN SÜRGÜN EDİLME SÜRECİNİN BAŞLANGICI OLDU
NOT: Bundan sonrası kitaba kalıyor. Daha fazlasını bu sayfa alamıyor. Artık gerisini inşallah kitapta görürsünüz. Elbette önce yazabilmek, sonra da sponsorunu ya da sponsorlarını bulabilmek kaydıyla. Selam ve sevgiler.